22 Temmuz 2015 Çarşamba

İnsan Atom Yığını Değildir


            İnsan Atom Yığını Değildir                                                   NAEÖ 21072015

            İnsan rastgele atom yığını değildir. Atomlar birleşerek insanları oluşturur. Birleşmeleri ise rastgele değildir. Atomlar kendi kendilerine sebepsiz, koşulsuz birleşmez. İçinde bulundukları ortam atomları birleşmeye zorlar. Ortamda atom gibi fiziksel şeyler varsa fizik kuralları da vardır. Fizik kurallarına göre var olan şeyler birbirlerini iter, çeker. Atomların kurallara uymama lüksü yoktur. İtim ve çekim yasaları hayatın oluşumu için gerekli ama yeterli olamaz. Var olan şeyler arasında “düzen” de olmalıdır ki atomlar buna göre birleşerek hayat oluşsun. İlk adım bile en sondaki amaç için uygun olmalıdır. Hatta her şeyin yokluktan var olduğu biliniyorsa yoktan var olanların biri de düzen olsa gerek. Her şey var olurken, en başından itibaren, bir düzen içinde var olmalı. Düzen, amaç için kurgulanmıştır. Amacın “bilmek” oluşu ise insan ve insanlığa en yakışan şeydir. Bilen bilinmek istemiş olabilir.

            Her şey, bilimsel özellikleriyle birlikte yoktan var olan atom altı parçacıklardan oluşur. Su artık iki hidrojen bir oksijen atomu değildir. Suyun özellikleri atomlarının özelliklerinden çok farklıdır. Hele canlılar artık cansız değil extra bir düzene sahiptir. Özellikle, “insanlığın”, doğanın doğal uzantısı olduğunu düşünmek insanlığı hafife almak olabilir. Cehaletten kurtulmak için bilmeye çalışırız. Beş duyumuz ile algılar akıl ile değerlendiririz. Bildikçe bilmek ister bilgi peşinde koşarız. Bilgi bizi çeker mi iter mi anlaşılmaz. Önce inisiyatifin bizde olduğunu düşünürüz ama sonra bilgi peşinden koşar, bilgisiz yapamayız. Akıl teslim oluncaya kadar durmak bilmez. İnsan da kendini bilmeye çalışır, bilinceye kadar rahat edemez.

            Kur’an düzen demektir. Hitap olarak, ayetler halinde, indirilen Kitap, bir düzenin olduğunu, her şeyin bu düzen içinde halk edildiğini anlatır. Üstelik her halk edilenin bir amacı gerçekleştirmek üzere var edildiğini bildirir. Bilimin “Belirsizlik İlkesi” ile bazı gerçekleri belirlemesine karşılık, Kitap belirsizlik yoktur deyip düzeni vurgular. Bilimsel Heisenberg “Belirsizlik İlkesi” enerjinin yoktan var olabileceğini sonra da tekrar yok olabileceğini belirterek bir gerçeği “belirlemiş” olur. Enerjiden de kütle ve maddenin, formülüne göre, kendiliğinden oluştuğu apaçıktır. Bilimin dışından ve üstünden bakabilen Kitapta ise “Var Olanın” oluşumunun bir amacının olduğu yazılıdır. Tesadüfün ve abes bir şeyin olmadığını açıklar. Kısaca, Büyük Patlamada patlayan şeyin bir “düzen” içinde ve bir amacı gerçekleştirmek üzere patladığı bildirilir. Bu evrenin hiçlikten kendiliğinden patlayarak var olduğu ve hayatın da tesadüfen oluştuğu akla ve mantığa uygun olamaz. Hayatın oluşumu ve gelişimi için kritik katsayıların varlığı ve çok sayıda oluşu zaman temelini de ortadan kaldırabilir. “Milyarlarca yıl içinde maddeden canlı oluşabilir” demek “tas, çeşme başında elbet dolar” demeye benzer.

            Kitabın önemli deyimlerinden biri de “tebayün etmek” olabilir. Anlamı “yeniden keşfedercesine aşikâr oluş” olabilir. Yeni buluşlarında “sezgisel” kavramları kullanan bilim insanları genellikle yeni bir şey keşfeder. Bazı bilim insanları bilimsel kavramları özellikle dinsel kavramlardan uzak tutmaya özen gösterir. “Var Olanın, bilinenlerin artırılarak, bilinmesi için” bu özene gerek olmayabilir.            Kitap zaten insanları arama, bilmeye yönlendirir. İnsanların fıtratlarına kazınan bilme ve olma yetenekleri sayesinde aynı şeyleri yapar.

            Var olan herhangi bir şeyin var olması için zaman ihtiyaç duyulan bir şey değildir. Atomun veya suyun var olabilmesi için belirli bir zamanın geçmesi gerekmez. Var olan, zamana gerek olmaksızın var olur. Proton nötron birleşmesi zaman değil ama “güç” ister. Kuvvet ve kudret yok ise ortamda, kuantum fiziğinin elemanları gibi, “şeyler” birbirini çekemez ve birleşemez, atom bile oluşamaz. Hidrojen atomu için proton, nötron ve elektrondan birer tane gerek, ama ayrıca bir birim zaman gerekmez. Zaman insan aklı içindir ve itibarî, izafîdir. Kitap, zamanın, insan aklının “bilmek” amacıyla saptadığı bir kavram olduğunu yazar. İnsanın kendini bilmesiyle “gerçek” bilinmiş olur. Hak ve hakikatin bilinmesi durumunda ikinci bir varlık şeklinde insanın varlığı söz konusu olamaz. Bu durumda ne insan, ne akıl ne de zaman kalır ortamda. Bilim de bu gerçeğin aksine bir şey söylemez. Kuramsal olarak da her şey bir adet ‘yok’tan var olur.

            İnsan bildiği için ve bilip uyguladığı kadar insandır. İnsan bildiği için meslek sahibidir, bilgisini uyguladığı kadar da örneğin marangozdur ve usta marangozdur. Kendini bilebilen insana da olgun insan denir. Kendisinin, kum yığını gibi atom yığını olmadığını idrak edebilene kâmil insan denebilir. İnsan, aklı sayesinde bilir. Akıl da doğada bulunmaz, doğal bir “şey” değildir. Eski bilgilerden yeni bilgi üretme yeteneği üstelik sezgi gerektirir. Akıl ve sezgi evrende var olan düzeni keşfetmeye çalışır. Düzen ve düzensizliği ayırt etmeye uğraşır. Hani bir hikâyeye göre kurbağa kaynar suya atılırsa fırlayıp kaçar ama soğuk su yavaş yavaş ısıtılırsa haşlanıp kalır. Bilim insanları da önce “akıl verilmiş en büyük nimettir” dese de sonra “doğada ve evrende bir kanıt yoktur, bu nedenle Allah yoktur” deyip kendisinin varlığını kanıtlar. Neyse ki Dünya, Doğa, Evren dendiğinde ‘bir ve tek’ anlamı çıkar. Çoklu evren denildiğinde bile yoktan var olanın başlangıçta iki adet olduğu anlaşılmaz.

            Halk edilmiş doğa, aklî on dört milyar yıl içinde, değişimlerle, evrim geçirerek insana ulaştı. Değişimler her an bir şe’nde olacak şekilde süreklidir. Yoktan halk edilen şeyler, insan haline gelinceye kadar, evrim geçirme özelliğine sahip idiler bu nedenle de evirildiler. İnsan, bilgi ile nereden geldiğini, zaman kavramı sayesinde ne zaman geldiğini, buldu. Bilerek ne olduğunu anladı, insanlığı keşfetti. İnsancıl bir olgunlaşma süreci sonunda ise insan kemale erdi ve Allah’ın ruhunu kabule hazır hale geldi. Ruh ile dirilen kâmil insan ölümsüzlüğü de Hak etti. Böylece, onun hiçbir şeye ihtiyacı kalmadı, her şeyin ona ihtiyacı oldu. Yokluktan halk edilenler, bilinmek isteyenin bilinmesi için, kâmil insan amacına ulaşmakta araç olmuştur. Eşyanın bir düzen içinde var olduğunu bilebilmek eşyanın değer ve kıymetini bilmektir. Eşya, hakikat güneşinin gurup ettiği şey olduğu için karanlıktır, gecedir. Gecenin kadrini böylece idrak ettiğinde hakikat güneşi doğan kâmil insanın kalbine “düzen”, anda inmiş olur. Özünde oluşumun ilk anındaki düzeni idrak edebilenin anlatımı ve açıklaması 23 yıl da alabilir 33 yıl da alabilir. Hakikat anlatılamaz, ancak, idrak edilebilir!

15 Mayıs 2015 Cuma

Zaman Zandır, Esas Olan An’dır


                                                                                                                               NAEÖ 15052015

               Zaman Zandır, Esas Olan An’dır


            Kutsal metinlerde zamana ilişkin bazı kavramlar üzerinde durulur. Örneğin, “Zamandan bilmeyin, insanı zaman öldürür demeyin, zaman yoktur ki bir şeye kadir olsun. Zaman sizin indinizdedir, sizin zaman anlayışınıza göre uzun bir süre geçse de Allah’ın indinde yok hükmündedir.” Mağarada uyuyup kalanların paralarının geçmez olduğu anlatılır. Kutsal mesajlar bilimsel açıdan da doğrudur, ilmi bilmeyen dini de anlayamaz. Tek doğru, çok doğru: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Evren atomdan daha küçük bir şey, yokluk, iken Büyük Patlama oldu.(Bakınız) Bu aslında bilimsel düşünceye aykırı bir bilimsel gerçektir. Evren artan hızda genişlerken bugünkü kritik hızda, düzgün ve düzenli genişlemeye başladı. Isı 10 milyar C dereceden 1 milyar dereceye düşünce proton ve nötronlar ‘kuvvetli güç’ ile birleşti. Everenin ısısı birkaç bin dereceye düşünce de ‘elektromanyetik güç’ ile çekirdek etrafına elektron yerleşti ve atomlar oluştu. Soğumanın bölgesel farklılığı ‘kütle çekim gücü’yle genel içinde özeli, galaksi ve yıldızları oluşturdu.

            Elektron ve moleküller etkileşim içinde hareket eder. İkiz fotonlar arasında bilgi alış verişi yer ve zamana bağlı olmaksızın sürdürülür. “Vücut birliği”, “yer ve zamandan münezzeh” gibi inançlar bilinenlere dönüşünce bilim olur.

            Kuantum âleminin gizemli bilimsel bulguları kutsal mesajlar ile örtüşür. Kuantum mekaniğinin bazı bilimsel gerçeklerinden (tıkla) inanç alanına geçiş kolaydır. Fizikî âlem atomlardan, atomlar ise atom altı parçacıklardan oluşur.  Eğer yoktan var olurken aksi iddia edilmiyorsa, enerji ilimden, madde enerjiden oluşur, düşünce enerjidir, düşünce enerjiye, enerji düşünceye dönüşebilir. Enerji her şeyin temelidir. İlmin enerjiye dönüşümünün ilk hali “istek düşüncesi” olsa gerek.

            Elektron bilim ile inanmayı yakınlaştırabilir. Elektron, çekirdek etrafında bir yörüngede değil bir anlamda atomun çevresinde her anda bir yerde olacak şekilde dağılmış bir bulut halindedir. Bulut, hızı ölçülür, yeri saptanırsa, gözlem yapılırsa, bir yönde hareket etme potansiyeline sahiptir. Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre “Bulut eğer daha fazla dağılmış olsaydı hareket etmeyebilirdi.” “Belirsizlik İlkesiyle” olay belirlenir. Hareketinin hızı ve yönü gözlem veya ölçmeye bağlıdır. Ayrıca elektronun elektrik yükünün miktarı kritik ölçüdedir, çok az farklı olsaydı hayat olmazdı. Yaradılışın bir amacı olmalıdır.

            Einstein’ın İzafiyet Teorisi: “Zaman görecelidir, bazı durumlarda çabuk geçer bazı durumlarda ise geçmek bilmez.” Aynı bilim adamı, “Geçmiş ile gelecek aynı anda mevcuttur ama insan aklı yer ve hareketin yönüyle kayıtlı olduğu için deneyimleşemez” der. Zaman akıl içindir, akıl varsa zaman var.

 Elektron, fotonun çarpmasıyla enerji kazanır ve foton çıkmasıyla enerji kaybeder. Enerji kaybedince foton olarak ışık açığa çıkar. Elektron ışık hızında hareket etmez ama daima ışık hızında hareket eden fotona hayat verir. Işık hızında hareket eden yaşlanmaz, enerji kaybetmez. Foton da ilk andan, Büyük patlamadan itibaren yaptığı yolculukta enerji kaybetmez, yaşlanmaz, fotonda zaman geçmez, fotonun yolculuğunda zaman yoktur. Elektromanyetik ortamda hareketli elektromanyetik dalga veya parçacığa foton denir. Allah’ın kulu da Allah’tan Allah’a gider ve Allah’ta kuldur!

             Gelelim inanç alanına. Ali İmran Suresi 3, 117. Ayetin Kâşani te’viline göreYer ve gök madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın halk edilmiştir. Yer ve gök Allah’ın ilmi ile görünür, vücudu ile mevcuttur. Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı. Sema ve arz Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve iradesiyle, “kûn, ol” emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde olmaktadır.” Genel olan evren ortamında hayat için özel alanlar oluştu. “O, Var Olandır!”  

            Halk edilenlerin madde ve müddetle kayıtlı olmaksızın ortaya çıkışını idrak edebilmeliyiz. Yani ilk önce madde yoktu, madde, kütle oluşması için Higgs bozonunun olması gerek. Özellikleri olan parçacıkların kendileri olmadan onların bilimsel özelliklerini içeren ilim vardı. Bilimin “Evren atomdan çok küçük bir şey, yokluk, iken büyük patlama oldu” demesi bir itiraf gibidir.  İlmin hali, uygulanması zamana tabi değildir. Evrenin halden hale geçişi etkileşimlerle oluşur. Şimdiki hal önceki hali, sonraki hal de şimdiki hali içerir. Her hal ise diğerleriyle etkileşim içindedir. Elektronlar veya moleküller arası bağlılık ve bağımlılık evrenin halleri arasında da görülür.

            Evrenin bugünkü halinde bilimsel olarak saptanan birçok kritik değere sahip katsayılar vardır. Az farklı olmaları halinde hayatın olamayacağı bilinir. Var olabilmemiz için o değerlerin öyle olması zorunludur. Örneğin, evren balonunun, sanki buruşuk haldeyken, genişlemesinin kısa bir anda çok büyük düzeyden bugünkü kritik düzeye düşmesi hayatın oluşması içindir. Elektronun yükünün miktarı az faklı olsaydı yıldızlardaki yanma ve patlama olmayacak, biz olamayacaktık. Enerjinin varlığı fiilinden, nasıl olduğu da sıfatından bilinebilir.

            Her parçacık ilmine uygun, enerjiden, oluşur ve davranır. Oluşanlar oluştu ve oluşuyor ama oluşmada müddet kaydı yok. Zaman zannımızdır, akıl içindir. “An” içinde olan oluyor. Evren halden hale geçip gidiyor. Akıl durunca zaman da durur, gidince gider. Ayet: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Oluşumun zamana bağımsızlığı idrak edilmeli, geçmiş ve gelecek aynı anda mevcuttur. Muhteşemin ihtişamını bilip, basiretle gördüğüne âşık olanın aklı başından gidebilir. Miraç olayında “Benden buraya kadar, buradan ötede yanarım” diyene “Haklısın çünkü yer ve hareketin yönü burada biter” denir. İlginç olan “Yolun geri kalanında yanarsın ama gelinen yol da zaman ve mekâna bağlı ve bağımlı değildi” denebilir. Peki, akıl buraya kadar bu benim işim diyordu orada niye durdu. “Meğer var zannettiklerim de yok imiş” derse aklın sahipliğinden de şüphe etmek gerekmez mi? Akılla gelen akılla gitmeli ki aşk olsun, aşk kalsın, aşk idrak edilebilsin. İnsanın yaradılışının amacı da budur, akıl verilmiştir ki bilsin eşyayı ve kendisini. Her şey bilmek için, ancak, bilinecek bilindikten sonra evveli de ahiri de zahiri de batını da kalmaz!

            Bilim insanı “Evren yok iken var oldu” derken biraz daha düşünse uygun olur. “Bilim olduktan sonrasını inceler” denmesi işin kolayına kaçmaktır. Oluş sırasında ortaya çıkan enerji tüm özellikleriyle birlikte, ilmiyle birlikte ortaya çıktı denmesi daha bilimseldir. Enerjinin ilk andan itibaren her an bilinçli bir davranış sergilediği görülür. “Rahman” ve “rahim” kavramalarına uygun bir şekilde evrenin uzay zamanının ve gökadalarının tanımlanması insan aklına daha yatkındır.

            “Biri göründü bilinmedi, biri bilindi görülmedi; görülen bilinmedikçe bilinen görünmez” bilmecesi çözülmelidir. Elçiyi, onu görevlendiren bilebilir, başkası bilemez, Allah’ı da gayrisi bilemez. Zaman ve mekândan münezzeh olamayan O’nu idrak edemez. Allah, ancak O’nun ilmi ile bilinebilir. Herkes O’nun ilmi ile âlim, nefsiyle kaim, ayakta hayatı ile hay, diri, vücudu ile mevcuttur. Başkası yoktur ki şirk olsun. “Ben varım, görürüm” diyen, şirk içinde, O’nu bilemez, zaman ve mekânsızlığı aklı ile idrak edemez. Tam aydınlanmayan, dürtüyle, elektron gibi arada bir ışık saçmakla tam olarak aydınlatamaz.

            Sonsuzluk duvarına benzeyen “Akıl Duvarını” geçip aşkı idrak edebilen müstesnadır.  Sonsuzluk duvarının ötesinden berisine ışık geçemez. Bu yazılanları kimin kime yazdığı tam olarak “Belirsizlik İlkesi” kapsamında olsa gerek. İnsan, aklı ve zaman yapaydır; bilmek, bilinç ve bilinçlilik, idrak içindir. Aşığın aklı başında değildir. Sanki seven sevilen gizli ve gizemli bir aşk içinde aşk yaşıyor. Oluşuma anlam katabilmek için zamanı icat eden akıl, zamanı gelince, zamanı ortadan kaldırabilmeli. İlminden, ilmiyle olan, ilmi bilinerek idrak edilebilir. Bilinmek için yaratılan, idrakte, aşk ile çıkabilir aradan!

 
 
 
 
            

22 Şubat 2015 Pazar

Şahit Oluş

Şahit Oluş ve Sığınış


                                                                                                                                     NAEÖ 20022015
Kitabı okumak içinlütfen tıklayınız :

            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar edilerek kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bilgidir bu. Doğanın ve insanın kullanım kılavuzudur tevhit ilmi. Kılavuz iyi okunup bilinmeden insan kendi vücudunu bile gerektiği gibi kullanamaz.

            “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu, bir sıfattan kaynaklandığını anlar.

            Failin idraki her fiilin bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgililik, bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Neden yarılış? Karanlık yarılmasa güneş çıkamaz mı? Karanlık güneş çıktığı için yarılmıyor mu? Doğa insanı örnek alır denebilir, düzen aynıdır. İnsanın iş ve işlevlerine bakalım. Cahil, cahil olduğunu bile bilemez. Bilmemek bilgi gerektirmez. İnsanın ihtiyaçları olur. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapar yapması gerekeni. Buluş yapan da’ ben şunu bulayım’ diyemez. İhtiyaç duyulmalı ki giderilsin, acıksın ki doysun.

            Bir şeyin daha kolayını, daha iyisini veya güzelini isteyen arayış içinde olur. Önce aradığını mevcut bilgileri arasında arar. Gereken bilginin olması gereken yerde olmadığını görür. Matematik bilgi eksikliği ile lisan bilgisinin eksikliği aynı yerde bulunmaz, ilgili alanlarında, beynin o köşesinde hissedilir.

            İşte o yerde o bilgiye yer açılır ki bulununca konsun. Yeni bilgi için açılan yer eski bilgilerin yetersiz kaldığı yerdir. Henüz bilinmeyen bilginin yeri bulunur önce, yetersiz bilinenler, yani “bilgisizlik” yarılır ki yeni bilgi yerini alsın.

            Bilme isteği, bilgisizliği yarmak, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın Âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu istenmedikçe ve mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir.

            Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır. Daha iyiyi, doğruyu ve güzeli aramakla başlar, geçer ve de biter yolculuk, yolculuğumuz.

            Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.

            Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.

            Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkler aranmalı, içinde bulamayınca beden gecesini yarıp çıkarmalı, böylece bulunan ulvî değerlere sığınılmalı.

            Kalpte ruhun nurunu idrak eden, nefsanî lezzetleri yararak, ruhanî zevkleri arayıp bulup onlara sığınmalı.  Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Kapıldığı vehimleri, kuruntuları fark edip onları yarıp çıkar, şeytan diye taşlarsa yardı, yırttı, sığındı demektir. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Yeni keşiflerden zevk almalı. Bilgilerin kaynağı olan ilim ve malum aranıp bulunmalı.

            Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım? Hak mıyım? Düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hakk’iyeti çıkarıp sığınılmalıdır. Halk edilmişler kesretinden Hakk’a gidilmeli.

            Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.

               Felâk Suresinin Özeti


               A. Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde, beden, vücut gecesinin şerrinden korunmalıdır. Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde, bilindiği gibi kara, karanlıktır, gecedir!

            B. Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden korunmalıdır.

            C. Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden korunmalıdır.

             Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmaz. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var oluruz, diğerinde yok oluruz!

            Akıl bir tek iş yapar o da bilgi alır bilgi işler. Ortam da tam bu işe göredir. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl düşse yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenirdi ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsanı okuyunca ayet okunur. Bilgili ve uyanık olunması yeterlidir!

 

5 Şubat 2015 Perşembe

Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş


          Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş                                              NAEÖ 050215
      Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

           Dünyanın atomlardan oluşu ne kadar ince işçiliği olduğuna kanıttır. Doğanın evveli ateş, ahiri ateştir. Olmazsa olmaz niteliğinde çok sayıda inanılması güç katsayılara dayalı gerçeklerin üzerinde durur. Hayat için uygun ortam oluşturması kadar hayatın kendisi de iğne ile kuyu kazma kavramını hatırlatır. Bireysel yaşamda da hafife alınacak bir nokta yoktur. Her ayrıntı, gelişten dönüşe, ayet, delildir, doğru yolu, yücelişin yolunu gösterir. Hakikat ehli bulvar üzerinden geçer, Hakk’a ve hakikate yücelir. Gelişte ayrıntılara dikkat edilirse dönüş yıldırımın düşüşü kadar kolaydır, şeytan engelleyemez.

          Hayat, enerji, kütle ve evren gibi, yoktan var olur. Yaşamak, doğa koşullarına ve yer çekimine karşı koyup ayağa kalkıştır. Olgunlaşma sürecinde doğanın ayrıntılarına dikkat edilir. İlmin enerjiye, enerjinin kütleye, kütlenin maddeye, maddenin doğaya ve bedene dönüşümü anlamlıdır. Bilgi edinmekle başlayan süreç kadim ilmin idrakine kadar sürer.

          Davranışlar, yeme, içme ve alışkanlıklar için bazen “her şeyin fazlası fazla” deriz. Sevme konusunda da bu doğrudur. Oynamayı çok sevmek bile insanı oyuna köle yapar. Sevilen sevenin hayatını düzenlemeye kalkar. Her şey sevilen şeye göre kurgulanır, hayatın akışı buna göre düzenlenir. Sevmek itaati gerektirir ve itaat ise zaman içinde ibadete dönüşür. Alışkanlıklar, adetler ibadet halini alır. Dünya sevgisinin böylece ibadete dönüştüğü görülür. Aşırı yükün ağırlığından kurtulmak, boşalmak, hür olmak istenir.

          Dünya gölge gibidir, tabi olandan kaçar, kaçanı kovalar, ona tabi olur. Dengeli beslenme gibi zevk ve sevgi de dengeli olmalı. Yaşamak için yemeli, içmeli yaşamdan zevk almak için oynamalı. Bireysel ilim düzeyi arttıkça kesafetten letafete geçilir. Eşyanın yerleştirilmesinde, özellikle ustalarca kullanılan, su terazisi, tüp içindeki küçük kabarcığı, boşluğu kullanır. Dünyayı su dolu bir balon gibi düşünürsek arınmış, boş ve boşalmış halimiz bu kabarcık gibi bizi en üstte tutar. Yüksüz isek doğanın üzerinde yer alırız, yükü ağır olanlar dibe çöker. Bedensel, maddesel yüklerden arınmak yerimizi belirler. İlim ve ilahi sevgi letafet kazandırır, eşyanın hakikati idrak edildikçe ilme ulaşılır.

          Hayatın bir amacı vardır, günlük yaşamın ayrıntılarında kaybolmamalı. Tüm nimetler nimetleri verene götürmeli. Neyin nereden, niçin, nasıl geldiği araştırılıp bilinmeli. Her şeyin kendisi için olduğunu düşünen bencildir, benlik gururu içinde kibirlidir. Benliği ile ikilik çıkarmakta, şirk koşmakta denir. Şirk içinde olana müşrik denir. Müşrik, doğuştan dilsiz gibi, istidadında akıl ve idrakten yoksundur. İnsan ilahi vücudun aracı, hazretinin vekilidir. Akla hizmet edene dünya da hizmet eder, dünyaya hizmet edene dünya da engel çıkarır. Akıl nefse hâkim olmalı, nefis akla değil. Akıl da kalbin sesini dinlemelidir. Sürekli inkâr ağır yüktür insanı dibe çeker.

          Vahdet ehli, muvahhit, Hak ile kaim, ayakta olduğunun idrakindedir. Bu nedenle halka adaletli davranır ve adaleti emreder. Çünkü adalet vahdetin kesret âlemindeki gölgesidir. Muvahhit, vahdet-i zat ile kaim olunca gölgesi tüm eşya üzerine düşer. Tüm eşyaya eşit ve adaletli davranır, eşyanın hakikatini bilerek hareket eder. Eşyanın içine girer ama eşya onun kalbine girmez.

          Eşyayı sevip kalbine sokan, eşyaya tapan onunla sevinir, onunla üzülür, onunla ölür, eşyanın ateşinde yanar. Oysa hakikat ehli tüm doğayı amacına uygun kullanır, amacına ulaşmak için araç olarak görür. Bilinmeyi sevene ulaşma amacına ermek için doğanın üzerine yol çekilmiş haldedir. Bu yol Hakk’a giden sıratı müstakimdir. İlim yükü ile letafet kazanılır, boşluk, kabarcık halinde doğanın ve ateşinin üstünde kalınır.

          Yıldırım gökten yere parlak bir şekilde düşer. Hakikat ehli, muvahhit, ilmi idrakiyle fena bulur, arınır. Sonra, “beka ehlinden” Hakk’ın has kulları olarak, “nar-ı tabiat üzerine çekilmiş “Allah’ın sıratı müstakimi” gibidir. Hakikat ehli sırat üzerinden parlak yıldırım gibi geçer, yücelir. İnsan, ilahi sevgisiyle sevilmesi halinde zıt kutuplu elektrik yükleri gibi çekim gücü oluşur. Allah ile kaim olan muvahhit olarak, madde denizinin üzerinde kalır, eşyada sırat oluşturur. Arzdan arşa, seven sevilen olarak, karşıt yük ile sırattan yıldırım gibi geçer. Sıratı geçiş zamansızlıkta gerçekleşir.

          Yerde ve gökte, gizli olan büyük kıyametin ilmi; eşya, nefis, kalp, sır, ruh, hafa, gaybül gaybtan oluşan yedi makamın sırrı; yer ve göğün gizli hakikati; ceset ve ruh âlemlerinin ilmi Allah’ındır, Allah’a mahsustur. Zamana kıyasla büyük kıyamet zaman alıcı değildir. Kıyameti idrak eden onu zamanda değil zamansızlıkta idrak eder. Her şeye kadir olan, kudret sahibi olan, ehlinin ve has kullarının müşahede ettikleri gibi, zamansızlıkta ihya ve imhaya kadirdir.

          Fikir, teorik ve uygulamalı akıl, kuruntu ve hayal gibi ruhani ve nefsanî âlemlerde uçuşan kuşlara hiçbir şey etki edemez ancak Allah eder. Akıl ve fikir yürütmede kimsenin kontrol, kuvvet ve kudreti yoktur. Fikirlerin uçuşması herhangi bir maddeye bağlı değildir, eşya ile ilgili olsa da fikirler eşyaya dayanmaz. Benlik yapan, şirk koşan, müşrik resulün dediğini anlar, istidadının bu olduğunu bilir ama inkâr eder, neyi inkâr ettiğini bilir, eşyaya sığınır. Allah’a götüren ilmin yolunu şeytan bile kesemez, müşrik şeytana sığınmaz.

          İnsanın yetenekleri, melekeleri, melekler gibi kendine boyun eğmiş, tabi olmuş, secde etmiştir. Kalpte yer eden, kalbine dolan toprak, hava, su ve ateşten oluşan doğal bedensel güçlerin en lâtifi ateştir. Ateş ısısı nedeniyle diğerlerinin üstünde yer alır. Kalbin içinde ruha açılan fuad kapısının yakınında konumlanır. Üsttekiler alttakileri bilir, ateş de toprak, hava ve suyu bilir. Âdemin çamurdan yaratıldığını bildiği için secde etmediği söylenir. Akıl da ruhtan aldığını kalbe taşırken vehim, kuruntu şeytanı, aklı tam anlayamadığı için, onu bildiğini zanneder. Aklın hükmünü kabul etmeyerek ona tabi olmayı, secdeyi reddeder. Kuruntunun ruha lâyık olmadığı anlaşılınca “sen oradan düş, çık git” denilir. Şeytanın nefsanî güçlerden biri olduğu ruhani güçlerden olamadığı belirlenir. Böylece, Allah’ın ilmini elde etme yolunda olanların önüne geçmesine engel olunur. Kuruntu veya şeytan seyri sülûk üzerinde olanları engelleyemez, ancak gayrisine meyillilere yardımcı olur, eşyayı sevdirir.

          Allah bağışlayıcıdır deyip ön taraftan gelir ibadete engel olur. Arkadan yaklaşır kendisi ve ailesi için fakirlikten korkutup mal edinme peşinde fazlasıyla koşturur. Sağdan yaklaşır faziletli olduğuna, ilminin çokluğuna inandırıp gurur ve kibirle Allah’tan mahcup eder. Soldan yaklaşır çok çeşitli zevk ve safahata, lezzet ve şehvete düşürür. Şeytan böylece dört yönden de insana yaklaşabilir.

          Söz konusu dört taraftan yaklaşarak şeytan insanı nimetleri verene yaklaşmaktan, doğru yola girmekten alıkoyar. Böylece de şeytan tevhit cennetinden kovulmuş ve bir daha da dönememiş olur. (16 Nahl,75-77)

          16 Nahl, (Ve hüve âlâ sıratın müstakim) (Ayet 76) O muvah­hit, tevhit eden, fenadan, yokluktan sonra, «beka ehlinden» biri olarak, Hakkın has kulları, «ehli hakikat» için, «nar-ı tabiat» üzerine çekilmiş «Allah'ın sıratı müstakimi» üzerindedir. Hakikat ehli olanlar, parlak yıldırım gibi o sı­rat üzerinden geçerler. Sevilen “bilinme”, ancak, bilerek letafet kazananın, yükünü boşaltanın, doğa üzerinde oluşturduğu sırattan yıldırım gibi geçişiyle gerçekleşir.

          Kıyameti Kübra, büyük kıyamet, olarak bilinen zamanda, şeytan insanı anlayıp ona secde edip itaat eder. (7 Sad, 76)

          Habibim sen de ki “Benim lisanımla söyleyen Allah'tır.” (7 Sad, 86)

          Bilimsel verilere göre yıldırım ile atmosferde bulunan azot toprağa geçer ve böylece yıldırımın düşüp, çıktığı yerde toprağın verimliliği artar. Tabiat böylece bir kaybeder verimlilik kazanır, beşer giden Hak ile halka döner, sevilenleri yüceltir. Doğa bir dengeyi de böyle sağlar. Darısı başımıza!

 

23 Ocak 2015 Cuma

Tasavvuf Nedir?


            Tasavvuf Nedir?
      Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

            Tasavvuf ledün ilmine dayalı felsefî bir düşünce sistemidir. Düşünce enerji olduğu için, düşünce sistemi enerjiyi üretme, yöneltme, yönlendirme ve yönetme sistemidir. Felsefî oluşu yaşam enerjisinin belirli bir amaca yöneltilip yönetilmesidir. Amacın saptanmasından ulaşılmasına kadar ilgili her manaya ve maddeye hükmetmeyi kapsar. Girdilerin tümünü en uygun bir biçimde kullanarak bir ve tek olan amaca ulaşacak şekilde birleştirip bütünleştirir. Tasavvuf böylece bir tevhit ilmidir. Var olanları kesret, çokluk olarak ele alıp bir ve tek “var olan” haline, vahdete dönüştürüp idrak etmek tek amaçtır. Yaşanacak bir bilgi ve ilimdir.

            İnsanın çocukluktan gençliğe evirilmesi döneminde eğitim ve öğretim görmesi, yaşam koşulları göz önüne alındığında, kaçınılmazdır. Önce çevre koşullarına uyum gösterilmesi ve hayatta kalınması öğrenilir. Öğrenim süresince okuyup adam olması öğütlenir. Aynı dönem içinde bir taraftan da iyi bir insan olması için eğitilir. İnsan bir taraftan öğrenirken diğer taraftan eğitim alır. Sanki öğrenim insanın olmasına, eğitim ise iyi olmasına yarar. Akıllı ve bilgili olması insanın iyi ve yararlı olmasına, iyi bir insan olmasına yetmez. Tasavvufun gerekliliği burada devreye girer, öğrenim ilmi bilmeye tasavvuf ise ilme dayanarak kendini bilmeye yarar. İlmin kullanılmasında, ilimden yararlanılmasında felsefe gereklidir. İlim elde edilerek âlim, tasavvuf ile arif olunabilir. İkisinin bir insanda zirve yapması idealdir.

            En büyük âlimler, en büyük ilim insanları evrenin Büyük Patlama ile oluştuğunu ileri sürer. Bu kuramın yerini alan yeni bir kuram henüz genel kabul görmemektedir. Ayrıca Patlamadan önce ne vardı sorusunun cevabı hala “hiç” olmaktadır. Evren bir patlamanın sonucunda yoktan var olmuştur. Fizik ilminin son aşaması ise kuantum fiziğidir. Atom altı parçacıklarla ilgili kuantum fiziğinin temelinde halen Heisenberg Belirsizlik Prensibi bulunmaktadır. Bu ilkeye göre kısaca belirli bir ortam ve zamanda enerji yokluktan ortaya çıkabilir ve tekrar yok olabilir. Enerji kütleye dönüşebileceği için de yokluktan kütle de var olabilir, yok olabilir. Enerji ve kütlenin var olması ve yok olmasında geçerli olan belirsizliktir, belirli bir bilimsel kural yoktur. Madde için yokluğu ısıtma veya soğutma veya geçmesi gereken bir zaman bulunmaz. Büyük patlama için gereken insanın hayal edemeyeceği sıcaklık nereden gelir, bu sıcaklık nereye gider de soğuma gerçekleşir bilinmez ama bilimseldir.

            Kur’anı Kerim’de ilmin bugün bile belirsiz denilen bu alanına değinilmektedir. Kitapta “bir emirle halen bile oluşum halindeki evrenin ‘hadis olur, fani olur’ şeklinde olması istenmedi” denilir. (21.17). Kısaca, maddenin “var olur, yok olur” halinde bir oluşuma tabi olmadığı, belirli bir düzen üzere olduğu bildirilmektedir. Var olan evrenin eğlence olsun diye oluşmadığı, bir amaç için var olduğu, bildirilmektedir. Allah evreni ‘bilinmeyi sevdiği’ için yoktan var etmiştir. İlmin değinmediği “evvele” yer verilir ve bunu inkâr bilimsel olamaz.

            Evren sevgiden, sevgi içinde, sevdiği için vardır. Evrenin oluşumunun amacı Allah’ın bilinmesidir. Tasavvuf ehline göre kendini bilen Allah’ı bilir. Var olmasını bilen insan varlıkta kendisinin yokluğunu da idrak edebilir. Tasavvuf, ilim ile dini tevhit eder, bilim ayrı din ayrı değildir. Yoktan var oluş, varlıkta yokluk idrak edilir. İnsan idrak ile olgunlaşır, bilinçli yaşar.

6 Ocak 2015 Salı

Yokluk Varlıktadır

      Kitabı okumak için lütfen   Tıklayınız

               Yokluk Varlıktadır


            Yokluk ve varlık konuları bilim ve inanç açılarından farklı gibi görünür. Bir konuya bilimsel ve dinsel açılardan bakış, ilk akla geleceğin tersine, aynı sonuca götürür. “Bilinmeyi sevdiğim için ‘varlığın’ oluşumunu istedim” kutsal hadisi oluşumun bilimselliğine ve istenenin inanmak değil bilmek ve bilinmek olduğuna işaret edebilir. Bir şeyin bilinmesi onun ardındaki ilmin anlaşılması ile mümkün olur. Varlığı da E=MC2 gibi ardındaki bilimsel formüllerle anlayabiliriz. Varlığımızın temelinde sevginin oluşu da içimizden gelen sevginin kaynağına işaret eder. İnananın, cahilin, çalışmak, öğrenmek ve bilmek zorunluluğu vardır.

            “Büyük Patlamadan önce ne vardı?” sorusuna bilim insanları “hiç” cevabını verir.  “Hiçlikten enerji (veya kütle) ortaya çıkar sonra yok olur” kuantum fiziğinin temel ilkesidir. İnançsız bilim insanlarının çalışması bu noktadan ötesi, ya berisi? Enerji nereden gelir, elektronun ilk hareketinin kaynağı nedir, kütle neden ve nasıl oluşur? İlmin kaynağı nedir? Evrenin 14 milyar yaşında oluşu tesadüflerin olmadığının ve tasarımın kanıtı mıdır?

            ‘Âdem’, ‘ademiyet’; ‘yok’, ‘yokluk’ anlaşılmalı ki ‘var’, ‘varlık’ idrak edilsin. Allah’taki “yoklukta” “varlığın” halk edilişini anlayabilmek için varlığımızda, varoluşta “yokluğumuzun” idraki, nefis ile savaş gibi, esastır. Sonra ne olacaksının cevabı “hiç” ise o kişi “yok” olmaz. “Varlık da, yokluk da Allah’tadır, Allah’ındır” demenin makbulü cahilin inancı değil bilenin idrakidir. Bu idrake ermek için inanana çalışmak, öğrenmek, bilmek farzdır. İlim müminin yitik malıdır arayıp bulmalıdır. Işığın bu hızla hareketi ışığın “Allah’tan kaçışı mı, Allah’a koşuşu mudur?” olduğunu ispat etmek inançlıya farzdır. Belki de O’ndan, O’nda, O’nun ile O’na.

            “Hiçbir şey yok iken O vardı, O her şeyin evveli ve ahiri, sonu, batını ve zahiridir, Allah ‘yok’tan var eden, ‘var olan’dır, ‘Gayri’si yoktur ki İlâh olsun, şirk olsun.” (2.115, 116).

            Bilim insanları çok haklıdır. Enerji varsa ilmin kuralları geçerlidir. İnanç ve Kitaplar bir adım daha ileri gidip ‘enerji ilmin görünür halidir, ilimden ibaret olan ruhun sahibi vardır’ der (16.2). Tarafsız biri için en makul ve mantıklı olan şey, aksi ispat edilinceye kadar, elçi ve kitapların ilmini öğrenmektir. Yokluk ve varlık Allah’tadır. “O vardır, gayrisi yoktur” ayetini ve “yokluk” kavramını anlamak için önce kendimizin “yokluğunu” idrak edebilmemiz gerekir.

            Gençliğimizde “ben” deriz “bencillik” yaparız. Olgunlaştıkça her şeyin bize verilmiş olduğunu anlarız. ‘Akıl bize verilen en büyük nimettir’ deriz. Maddî âlemin temeli enerjidir. Enerji de bize verilmiş bir nimettir. Enerji, itim ve çekim güçleri vardır ve gerçektir, her şey bunların üzerine inşa edilir. Biz enerjiden oluşuruz ama enerjiye sahip olamayız. ‘Enerji bizimdir, biz ona sahibiz, onun sahibi biziz’ denemez. Enerjinin halden hale, hızdan kütleye dönüşümünün ardında ilim vardır.  Bilgiler bizimdir ama ilmin de bize ait olduğu söylenemez. Fizik profesörü olsak da fizik ilminin sahibi değiliz. Hiçlikten enerjiyi çekip çıkaran, ışığa ve sese hız veren biz değilizdir. Özelliklerini tespit ederiz o kadar. Ses ve ışığın hızının kaynağına göre değişmemesi, çocuk ıslığı ile bomba sesinin, mum ile güneş ışığının aynı hızda olması ilginç gelir. Enerjinin de ilmin de sahibi olmadığımızı, böylece, Kutsal mesajların doğruluğunu, idrak edebiliriz. Hiçten gelenin itilip çekilerek, heplikte, hiçliğe koştuğunu ispat etmeliyiz.

            Âdemin de âlemin de oluştuğu enerji ve ilim “bizim değil” idraki kolay, “bizim olan nedir, neye sahibiz?” sorularını cevaplamak zor. Enerji ilmin görünür halidir, aslında enerji ilimden oluşan ilk “şey”dir kavramlarını anlamak zor. İlim ve enerji kavramlarının idraki bazı ayetleri anlamamıza yardımcı olur. “Âdem, Vücutta o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcut yoktur ki, ibadet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf âdemdir, yokluktur, bu sebepten şirk, ancak O'na cahil olmaktan neşet eder, kaynaklanır.” (2.163) Allah tek var olandır. Allahsız yazılım veya donanım olmadığı için gerçek şirk mümkün değildir. Şirk edildiği zan edilir. Allah bilinmediği için şirk zandır.

            Bireysel ‘benlik’, ‘sahiplik’ ve ‘ayrıca var olduğumuza’ ait yanılgı ilim ve enerjinin idraki ve inanç ile ortadan kalkar. Yalnız Allah “var olandır” idrakiyle, inanç sayesinde, Âdem ademiyete dönüşür. İlim, akıl ve enerjinin ‘verilmiş’ olmasıyla, bilim sayesinde, ‘aslında yokluğumuzu’ idrak ederiz. Her iki açıdan da kendi “varlığımızın yokluğunu” idrak edebiliriz. Böylece, yokluğu “varlığımızda”, var zannettiğimiz “şey”de, “yokluğumuzu” bulmuş oluruz.

 

25 Aralık 2014 Perşembe

Fatiha'nın Gizemi

      Kitabı okumak için lütfen   Tıklayınız

FATİHA’nın GİZEMİ

 
          Bir insanın olgunlaşma süreci ile dinler tarihi paraleldir. Önce bedensel gelişme önem kazanır. Manevi veya ruhsal gelişim sonraya kalır. Hz. İbrahim ile gelen tevhit anlayışının açıklanması üç kitabî din ile üç aşamada tamamlanır. Dinlerin veya bireysel olgunlaşmanın özüne inebilen kişiler üç aşamayı da hayata geçirebilir. Fatiha, başlangıç, suresinin Kur’an’ın özü olması anlamlıdır.  Kitap önce İslam’a sonra mü’minliğe sonunda mi’raca çağrıdır. Dua Müslüman olmak için değil Müslüman olunduğu için okunur.

         

          Hitabın muhatabı olan “düşünen akıl sahibi olgun insan” Hz. İbrahim’in tevhit babası olduğunu bilir. Bugün bile kulağa gelen hikâye ve efsanelerin gizemi tam olarak çözülmüş denemez. Büyük bir ateşin içine atılan insanın yanmaması, karıncanın su taşıması kadar gizemini korur. Hele oğlunu kurban etmesi olayı ayrı bir efsanedir. Bir rivayete göre ardından gelen üç semavi din,  gökten indirilen üç kitap ve görevli elçiler tarafından uzun yıllar boyunca halka açıklanmaya çalışılan aynı, bir ve tek mesaj ile ilgilidir denebilir.

 

          Hz. Musa ile gelen mesaj elle tutulur, gözle görülür, somut mucizelere dayanır. Allah ile konuşması ve O’nu görmek istemesi iyi bilinir. Dünyevî yaşamı düzenleyen emirler bugün de geçerlidir. Bireysel gelişimin ilk döneminde herkes Allah’ı görmek ister. Hz. Musa’dan sonra, Allah’ın görünür olduğu, zahiren, dıştan, varlığı ve birliği, vahdetin kesrette ortaya çıktığı, “gayri”nin olmadığı, “lâ ilahe illallah” diyerek çekilen tespihten anlaşılır.

 

          Hz. İsa’dan sonra, olgun insan, Allah’a bâtınen, içten, kalben ve ruhen ulaşılabileceğini anlar. Esas olanın kesrette görünenin değil vahdetin, ruhanî krallığın gökte olduğunu da idrak eder. Allah’a kavuşmanın göğe çekilmekle olabileceği düşünülse de dönüş için beklemek gerekebilir. Mi’raç hadisesi yarım kalmış denebilir. Oysa namaz mü’minin miracıdır.

 

            Beden ve ruh sağlığından emin olan kişi, kalbinin ruhun nuru ile dolmasına, böylece kalbinin gayriden arınmasına çalışacaktır. Allah’ın bir  “abd”i, kulu, kısaca “Abdullah”, ilminden emin ise uygulamaya geçmek ister. Bu durum resulün baba adının Abdullah annesinin Âmine hatun olmasını hatırlatır. Âmin diyerek ilminden emin olanın, Hakkın hem batın hem de zahiren müşahede edilebileceğini idrak eden birisinin, yapabileceği bir şey daha vardır, o da bu duadır. Bu sure ile olgunluğu, idraki doruğa ulaşır, Kur’an okuyabilir.

 

          Fatiha suresini okumak, “Hz. İbrahim’in tevhidini öğrenmiş, kesret ve vahdeti bilen, Müslüman birisi olarak tefekkür edip, idrak öncesi ‘doğru olarak bildiklerimin tümü yanlışmış, gaflet ve dalalet içinde bulunduğumun idrakine vardım’ deyip tam teslimiyetle Mü’min olmaktır” denebilir. Bu sure Mü’minin mi’racı için indirilen Kur’an’ın girişidir. Besmele çekmeden Kitap okunmaz, bu dua da hakkıyla besmele çekebilmek içindir. Besmelenin “ba”sının altındaki nokta “ben” noktasıdır, dua sondan başa doğru, ben diye başlar “O” diye biter. Ben varım diyen anlar ki yanılmış, seninle varım derken yalnız sen varsın der. Kendini bilen kişinin ikilik ve bencilliğinin “nokta”laştığından emin olduğu haldir. Surenin anlamlı giriş yeri de “Allah’ın kulluğundan emin olma” halidir. Böyle bir hal içine giren kişi halini kulu olduğu Allah’a arz etmek isteyecektir.

 

ABDULLAH - ÂMİN;

          Babası Abdullah annesi Âmine olan Resulullah Allah’ın ‘âmin’ diyen bir kuludur. Fatiha suresi okunduktan sonra bu idrak ile Allah’ın kulu olan herkes âmin der. Sureyi gerçek bir Müslüman olduktan sonra yüzünden okuma amacıyla duanın anlamını öğrenmeye surenin öbür ucundan başlamak yararlı olabilir. Hatta anlamının idrakine varmış olarak besmele çekmek de güzeldir.

 

VELEDDALİN,

          Kulun olarak istediğim sadece Nasaranın, Hıristiyanların nurani, ruhani inançlarla perdeli olanların yolu değil. Gizli şeylerle kalanların, bizim krallığımız yerde değil göklerdedir diyenlerin, manastırlara çekilip, örtünüp, ruhban sınıfına evlenmeyi bile yasaklayanların yolu değil. Nimeti rahimiye, özel nimetlerle yetinen, böylece, nimeti rahmaniyeden mahcup, genel, zahiri, dünyevi nimetlerden mahrum; Hakk’ın zahirriyetinden, görünür oluşundan habersiz, her şeyde cemali mahbubun şuhudundan, sevgilinin güzel yüzünü görmekten mahrum olanların yolu değil.

 

GAYRİLMAĞDUBİ ALEYHİM,

          Yahudiler gibi zahirde kalanların, nimet-i rahmaniye, rahmani, genel nimetler ve niam-ı cismani, bedeni nimetlerle yetinip duygusal, kalbi, manevi, ruhani ve akılcı zevklerden mahrum olmadan.

 

 

7. SIRATALLEZİNE EN’AMTE ALEYHİM,

          Hem özel hem de genel nimetler verilen, evvel, ahir, batın ve zahiren Hakkı şuhud edip, baki yüzünü müşahede edip, fani gölgesel varlıklarından yok olan nebi, sadık ve şahit olanların, evliyanın, kâmil insanların doğru yolunda,

 

6. İHDİNASSIRATELMÜSTEKİM,

          Hidayet üzere sabit ve vahdet yolunda, marifet, muhabbet ve Hakk’ın zatının hidayeti olan yolda olmamı sağla. En doğru yol benden sana gidendir. Yalnız doğru yolda olmama değil sana ulaşmama da yardımcı ol, idrakimi artır.

 

5. İYYAKE NA’BÜDÜ VE İYYAKE NESTEİN,

          Kavlen ve fiilen, söz ve eylemlerimle sana hitap eder, ibadeti sana tahsis eder, yardımı senden talep eder, seninle sana ibadet ederim. Bu huzur hallerimde bütün hareket ediş ve duruşlarımda seninle sana ibadet ederek daim namazda olurum. Her vecih üzere ve her vecihten, cepheden, yüzden cemalini müşahede eylediğimden daim muhabbet lisanı ile olurum.

 

4. MALİKİ YEVMİDDİN,

          Kuvvet ve kudretin yalnız sana ait olduğunu, kullarına kelâmında sıfat ile tecelli edenin sen olduğunu, hamdın mutlak ve mahiyetinin senin zatına mahsus olduğunu bilirim. Kul fani nimetlerden tecrit olduğunda baki nimetlerin verileceğini, kul efalinden sıyrıldığında Hakk’ın efalinin tecelli edeceğini, sıfatından mahv olduğunda karşılığında Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanacağını idrak eder, böylece, kulluğu fena bulur ve Hakk’ın vücudu bağışlanarak, zatiyle baki kılınır, seni seninle yaşar. Senden gelinir, seninle sana ibadet edilir, zikredilir, şükredilir, seninle sana gidilir.

2-3. ELHAMDÜ LİLLAHİ RABBİLALEMİN, ERRAHMANİRRAHİM,

          Bilfiil hal diliyle hamt, eşyada amaçların gerçekleştirilmesi, kemallerinin zuhuru, ortaya çıkışıdır. Bütün mevcudat kemallerini, olgunluğunu kuvveden fiile çıkararak, potansiyelini kinetiğe çevirerek tespih ve hamt eder.  Eşyanın tespihi ve tenzihi O’nun vahdaniyetine, birliğine delaletidir, delil oluşturmasıdır. Hamt ve sena, övme ve şükrün bildirilmesi, errahman, sıhhat ve rızık gibi zahiri ve genel nimetlerin, errahim, ilim ve marifet gibi Bâtıni nimetlerin karşılığı olarak, âlemin rabbi olan ulu zata aittir. İnsanın kendini bilip olgunlaştırması amacını gerçekleştirmesidir böylece O’nu övmüş ve zikretmiş olur, varlığına ve birliğine delil oluşturmuş olur. Hamt ve sena rahman ve rahim âlemin rabbi olan sana aittir.

 

1. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM,

          Böylece, herkese genel ve kişiye özel rahmeti kapsayan, varoluşun tümünün kendisinde ortaya çıktığının idrakinde olan, zatın tecellisini idrak edip vahdette fani olan, kâmil insan suretiyle başlar ve okurum.

 (A. Kaşani'nin te'vilinden)

Besmeleden önce var ama sonra yok isem,

Besmelesiz iş olmaz, Besmeleyle hiç olmaz!