16 Kasım 2016 Çarşamba

Tanıdıkça Aşk


            Tanıdıkça Âşık Olmak

            İnsanın içindedir ve insanın içinde mutlaka vardır sevmek, âşık olmak. Aşk insanın fıtratına kazınmıştır. Her şey halk edilir, canlılık yaratılır ve insan inşa edilir. Canlılıkta madde, yaşamın önemsiz bir bölümüdür. Bedensel yapı, insan gerçeğinin küçük bir kısmıdır. İnsanın inşası tamamlandığında, bedensel yapı, duygusal ve ruhsal gerçekliğin yanında önemsiz kalır. İnsanın nefsanî, yani gazap ve şehvetin hâkim olduğu, alanı vardır. İnsan, nefis ile yaşamını sürdürür. Akılcı bilgiler ve kalbî duygular ile beslenen nefis, neslinin devamını sağlayacak aşkı yaşar. Gördüğü ve bildiği bir diğer insanı sever, çok sever âşık olur. Bu aşk içinde bile aklını, gururunu ve benliğini yitirir. Aynı şekilde ilahî bilgiler edinerek, müşahede ve şuhut, uyanıklık ederek ilahî aşka düşerek ölümsüz ruh ile dirilmeye, fıtratını gerçekleştirmeye gidebilir.

            Kur’an’ın ilim, Furkan’ın uygulama olduğu bildirilir. Ayetler, evrenin kurulduğu ve genişletilmekte olduğunu, gökyüzünün yeryüzünden ayrılıp, arzın döşendiğini, güneş sisteminden önce oluşan suyun dünyaya indirildiğini, canlılığın yaratılıp, insanın inşa edildiğini açıklamaktadır (51.47), (21.30), (2.164). Kısaca, var olan her şeyin, belirli bir düzen içinde var olduğu, yoktan veya yokluktan var edildiği, ilmin uygulanması olduğu bildirilmektedir. Bilimsel ve teknolojik bilgi ve bulgular da tüm bu ayetleri kanıtlamaktadır. Uzay boşluğunun sonradan oluşup gökyüzünü oluşturduğu bilinir. Evrenin genişlemekte olduğunu bilim 1930’larda kanıtladı. Okyanuslardaki suyun, Dünyayı çarpışıp birleşerek oluşturan kütlelerden geldiği son bulgulardandır. İçinde DNA içeren hücrenin suyun içinde canlılık başlatması bir yaratılış olayıdır. İnsanın inşası ise farklı bir süreçtir.

            İnsanın kendini bilme süreci aklın kullanılmasıyla başlar. İnsanın bedensel, nefsanî, duygusal ve ruhsal yapısı analiz edilerek senteze ulaşılır. Maddeye ilişkin bilgiler, maddenin en küçük parçasının bile ilmin bir hali olduğuna götürür. Kütlesi olmayan yalnız artı veya eksi elektrik yükü olan parçacıklar bilim insanlarınca “Bilgilerinin deposu” olarak tanımlanır. Her obje ilminin deposudur. Elektromanyetik radyasyon (EMR), foton, elektron ve atomun bilinmesi; canlılığın yaratılması ve insanın inşası sürecinin altyapısını oluşturur. Kuantum âleminden canlılığa geçiş hayret, haşyet, korku ve dehşet duygularına neden olabilir. Atom ve moleküllerden DNA ve hücre oluşumuna geçiş hayret ve haşyet uyandırabilir. Bu düzeyde bile sebeplerden sonuca gidiş gibi tek yönlü etki değil karşılıklı etkileşim söz konusudur. Elektronlar, atom ve moleküller birbirlerini etkiler ve etkileşim içinde hareket ederler. İkiz elektron ve atomların incelenmesi sonucunda etkileşimin, Büyük Patlamadan itibaren, “Önceden belirlendiği” bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

            İnsan ise belirli miktarda atom yığını değildir. Her kişi ve kişilik atomların belirli bir şekilde organize olmalarıyla ortaya çıkar. Organizasyon bir yönetim fonksiyonudur. İnsan, genetiğinden gelenler ve çevreden alınanlarla oluşur. İnsanın, sindirim ve sinir sistemleri gibi, alt sistemleri, etkileşim içinde ortak amaca hizmet ederek çalışır. Atomun uygun şekilde molekül, moleküllerin uyum içinde organ oluşturması ve organların uyum içinde çalışarak insan oluşturması ancak yönetilen bir düzen içinde olabilir. Organların düzenli çalışması ilk hücreye potansiyel olarak yüklenmiştir. Tüm evren bir bütünlük ve düzen içinde çalışır (1).

            Organların düzenli çalışması mutluluk verirken, insanın mutlu oluşu da organların çalışmasını düzenler. Bu şekilde tek yönlü sebep sonuç değil karşılıklı, iki yönlü etkileşim içinde oluş anlaşılabilir, sonuç da sebepleri etkileyebilir. Bilgi kanallarından elde edilen bilgi yükünü artırdıkça, toplam bilgi yükü de bilgi kanallarını açabilir. Bilinçlendikçe yeni bilgi üretimi artar. Araçlar amaç için organize edilmiş olabilir ancak amaç da araçların yeniden organize edilmesine yardımcı olabilir. Bilinçli gülüş adrenalin salgısını artırır, mutluluk duygusu oluşur. Nefsanî sevgi ve aşk, neslin devamını sağlayabilir ama neslin devamı amacı, bu sevgi ve aşkın belirli bir düzene sokulmasını isteyebilir ve sağlayabilir. Çocuklarla süslenmiş aile kurma hayali, bu hayali gerçekleştirebilecek aşkı yaratır.

            Normal bir hayatta yemek için yaşamaktan başka amaçların da olduğu anlaşılır. Dünyaya bağlayan nefsin ötesinde kalp ve ruhun olduğu fark edilir. İyi ahlak sahibi olma gayretleri insanlığı çağrıştırır. İnsanlıktan nasip alma gayretleri ise aklın, kalp ve ruh arasında gidip gelerek, kalbe ilim doldurma çalışmasını gerektirir. Kalp biri nefse diğeri ruha açılan iki kapılı handır. Önce akıl ile birlikte nefsin amaçlarını gerçekleştiren kalp, sonunda nefsin dizginlerini ele alır. Yerinde, zamanında ve dozunda düzenli bir şekilde ihtiyaçları karşılanan nefis güzelleşir, tatmin olur, nefis bir durumda çalışır. Sorunlarını böylece çözen kalp artık ruhun nurundan, ilmin idrak ve aydınlığından, yararlanır.

            Ruhun nurunu zevk eden kalp yeniden doğar. Aklın ve kalbin, nefsin emrinde çalıştığı dönemde etkinlikleri çok azdır. Bu dönem gözden geçirildiğinde her ikisinin de fonksiyonunun farklı olduğu görülür. Nefsanî zevklerin artmasına ve biraz duygu katılmasına katkı sağlarlar. Oysa yeniden doğuş ile fonksiyonları tamamen değişir. Kendine inmekte olan bilimsel bilgi ve bulguların, ilmin kaynağını keşfeder. Kesretin aslında vahdet olduğunu, işleyen düzenin kurulmuş bir düzen olduğunu idrak eder. Her obje ilim ise, küp şekerin tümü yalnız şeker olduğu, gayri bir şey olmadığı gibi, objelerden oluşan her şey de yalnız ve sadece ilimdir. İlim önceden belirlenmiş düzene uygun iş işler, uygulamalar oluşturur. İlmi idrak eden, işleyişe hayran kalır, düzene ve bu düzeni kurana âşık olur. Bir ışın tayfının en kısa dalga boyundaki enerjinin bir santimetre küpü, bilinen evrendeki tüm maddenin toplam enerjisinden daha çoktur (2). Maddenin enerjiden oluşumu ve enerjiye dönüşümü E=MC2 ile iyi bilinir. Bir atomun yüzde doksan dokuzundan fazlasının boşluk olduğu da bir gerçektir. Bilinen evrendeki tüm galaksiler ve tüm maddenin oluşması için bir damla enerji yeterlidir.

            İlmin kaynağını, ruhu keşfeden kalp, özünü bildiği maddesel ve nefsanî alanı düzenleyip ruha döner. Kütle, madde, bilgi, bilim ve ilim yönünde ilerleyiş ruh ve manada tamamlanır. Tanıdıkça âşık olmamak, bir kara deliğin olay ufku geçildiği halde içine düşmemeye benzetilebilir. Aşk için aşktan yaratılış ve insanın inşası amacına ulaşır.

(1)   David Bohm, “Wholeness and the Implicate Order-Bütünlük ve Oluşumun Düzeni”

(2)   Yukarda adı geçen kitap, sayfa 242.

22 Ekim 2016 Cumartesi

Evren İtaat Eder


               Evren ve İçindekiler İtaat Eder

            Hangi taşın altından ne çıkacağı belli olmayan bir ortamda, çeşitli konular ele alındıkça işin nereye varacağı da bilinemez. Özellikle okuyan, düşünen, tefekkür eden ve ibret alan bir toplumda bireysel anlayış ve idrakin sınırı belirlenemez. Her hareket ve adımını aklını kullanarak atan kişiler, bir başlangıç noktasından belirli bir hedefe ulaşma sürecinde, daha dikkatli düşünür. İlahi İrade Kanunları üzerinde çalışmayı seçmek bile büyük cesaret ister. Çünkü yasalarda “Ezelden ebede, küresel ve evrensel boyutta, din ve inanç farklılığı gözetmeksizin” geçerlilik aranır. Bize özgü tanımla, geçerlilik alanı için, kısaca, “Âlemden Âdeme” denebilir. Konuların çeşitliliği idrakin sınırlarını zorlar, bur durumda daha da dikkatli olunur. İlahi iradenin izlerini ararken aklın alışkanlığı olan tek yönlü sebep-sonuç analizinden fazlası gerekir. Çünkü bilim, Âdem’in yaradılışının amacını ve nedenini bile sormaz.

            Ne zaman “Kuran” dense “Kim kurmuş, neyi kurmuş, nasıl kurmuş?” gibi sorular akla gelebilir. İtaat konusunda da Kuran’a başvurmak gereği duyulursa evrensel düşünülmelidir. Evren, gökyüzü ve yeryüzü, ile ilgili ayetler güncel bilimsel bulgulara uygundur. “Evreni güç, kuvvet ve kudretimizle biz kurduk, onu genişletmekteyiz. (51.47). Gaz halinde bulunan evrene ve yeryüzüne ‘isteyerek veya istemeyerek gelin’ dedik, ikisi de ‘isteyerek geldik’ dedi (41.11). Sema, arza bitişikken onu ayırdık (21.30). Düşünüp, ibret alabilmeniz için her şeyi çiftler halinde yarattık (36.36; 51.49). Yeryüzünü canlandıran suyu gökyüzünden indirdik (2.164).” Evrenin belirli bir düzene göre kurulmuşluğu ve çalıştığı açıktır. Bu düzenin, fizik ve matematik yasalarını kapsayan, bir ilmi olduğu da aşikârdır. Her uygulamanın ardında bir ilim olduğu, her şeyin kendine özgü ilmi olduğu bellidir. Her ‘obje’ ilminin deposudur.

            Evren, arz ve sema, var oluşunda ve hareketlerinde ilme dayalı emirlere uyduğuna göre, var olan her şey ve herkes de bu ilme itaat etmektedir. Koşullara uymayanın hayatta kalma şansı olmasa gerek. Doğa koşullarına uymak da şeriata uymak olabilir. İnorganik, cansız maddeler, teknik özelliklerinin ve potansiyellerinin gereğini yerine getirerek, uyum gösterir. Elektron, eksi yüklü elektrik yüküne ve protonu kendine çekme özelliğine sahiptir. Elektronun elektrik yükünün biraz daha az veya çok oluşu durumunda evrenin oluşamayacağı bilimsel bir gerçektir. Hidrojen atomu yanıcı özelliğe ve oksijen ile birleşme potansiyeline sahiptir. Yanıcı ve yakıcı olan bu iki atom çeşidi birleştiğinde, suyu ortaya çıkararak, söndürücü olma özelliği taşır. Bütün bu doğal koşulların ardında, bilimsel olarak kanıtlanmış, ‘önceden belirlenmişlik’ diğer bir deyimle, emre itaat vardır. Elektronun elektrik yükünün veya suyun oluşumunun nedenini sormak bilimsel olmayabilir ama felsefenin özüdür.

            Güneşimizin oluşmasından önceki koşullarda oluşan ve uzayda kar bulutu oluşturan suyun, gökyüzünden yeryüzüne indirilişiyle canlılık yaratılmıştır. Aynı su ile sulandıkları halde canlılar çeşitlilik arz eder. Kitabımızda her şeyin ‘halk edilmesi’, canlılığın ‘yaradılışı’ ve insanın ‘inşa’ edilmesi yer alır. Her tohum veya her DNA’nın, uygun koşullarda, toprak, hava, su ve ateşe hükmedişi, belirli bir şekilde birleşmelerini emredip, dört anasırı yönetişi bilimsel bir gerçektir. Böylece, protein, mineral ve vitaminler ‘canlı’ oluşturacak şekilde birleşerek büyürler. Her büyüme, doğal yasaların tümüyle açıklanabilecek, bir ‘düzen’ içinde olur.

            Aynı şekilde, insan da toplum, dernek veya dergâhlarda inşa edilir. Genel düzene uygun, özel düzene tabi olarak, kendi ilimlerine biat ederek, yetişen insanlar olgunlaşma sürçlerinden geçer. Özel, genel, küresel ve evrensel düzeyde itaat, belirli amaca ulaşmada kaçınılmaz olur. Atomlar ve moleküller etkileşim içinde hareket eder. Etkileşimlerin karşılıklı olması tek yönlü sebep sonuç ilişkisine uymaz. Organlarımızın çalışma sistemi her hal ve koşulda bizim ne durumda olduğumuzu belirlemez aksi de doğrudur. Bizim organlarımıza, molekül ve atomlarımıza, kısaca, ilmimize itaatimiz de onların bize olan itaatlerini etkiler. Bilerek, isteyerek ve bilinçli hareket edersek bilincimiz artar. Yukarıdaki ‘isteyerek geldiler’ kavramına uygun şekilde gidişimiz bilinçli olursa yolculuğumuz keyifli ve zevkli geçebilir. Bilgiler bilmeyi ve bilmek bilinmeyi doğurabilir. Nihai sonuç olarak evren, bilinmek istendiği için yaratılmış olabilir. Abide-i Hürriyet bilinir, Abide-i Hakk anlaşılır, Abd-i Hu idrak edilirse, ağacın duruşu, kuşun uçuşunun da ibadet olduğu idrak edilerek şahit olunabilir.

            Evrenin kurulması, gökyüzünün yeryüzünden ayrılmasının sağlanması, yeryüzünün döşenmesi, arza suyun semadan indirilmesi ve canlılığın yaratılması gayretlerinin tümü bir alt yapı olarak insanın inşası amacına değer. Halk edilen her şeye adil davranılıp hak ettiği her şey yerinde, zamanında ve dozunda verilmiş olmalı ki alt yapı dediğimiz temel sağlamdır. Bu temelin üzerine insan gibi mükemmel bir mahlûk inşa edilebilir. İnsanın inşa edilmesinin de bir amacı olmalı. Yaşamını sürdürmesi için yeterli düzeyde akıl verilmesi hali hayvanlar âleminde gözlemlenir. Konuşma yeteneği ile desteklenen, aklın fazlasının verilmesi, insana önem, öncelik ve özellik kazandırır. Bu tür bir nedensellik arama da bilimsel olmayabilir. Ancak, benzer arayışlar, yalnız ve sadece insana yakışır. Olgun insanlar ise, bilim ötesi araç ve amaç arayışına geçerek, arif olmaya çalışır. İlahi irade kanunlarını bilerek ilahi düzeni idrak etmekle, evrenin kuruluş düzeninin ve ilminin de ötesine geçilebilir. İlmin tümü bilinirse, yalnızca “Bilinen” ortaya çıkmış ve ortada yalnız ‘Var Olan’ kalmış olabilir.

            Ayrıntılı analizlerle, enerjinin maddeye dönüşümünden, ışınım ve hareketlerin hızına kadar, her şeyin ardındaki bilimsel bilgilere ulaşmak akıl kârıdır. Galaksilerden kuantum âleminin kütlesiz parçacıklarına ve onların teknik özelliklerine kadar inip belirlemek, gözlemlemek, çarpıştırıp sonuçlarını kaydetmek çok önemlidir. Sebep ve sonuçtan öteye, evren çapında ve kapsamında, karşılıklı etkileşim içinde ‘oluşun’ saptanması ve idraki insan aklı için daha önemlidir. Kalp düzeyinde vahdet idrak edilemezse nefis düzeyinde adalet idrak edilemez. Aklın hükmünün aşka kadar olduğu da yaşamın yaşanarak bilinen bir gerçeğidir. Aşk için, aşk ile aşktan yaratılan maşukun aşığını araması ve aşkı bulup yaşaması nihai amaç olabilir. Zamansız ve mekânsızlıkta var olan vardır, yok olan da zaten hiç olmamıştır.

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Kıyametin Büyüğü


            Kıyametin Büyüğü,

            Bilinmese de bazı olaylar vardır, olur. Olduğu zaman olay olur, fenomen, görüngü diyerek pekiştirilebilir, bazılarına iyi, bazılarına kötü görünebilir. Olacağından kuşku duyulsa da olacak olan, hep olan şey, mutlaka olacaktır. Önceden, hazırlık amacıyla, öğretilmesi ve hakkında bir şeyler öğrenilmesi gereği duyulur. Ölüm olayı, anlatılmaya çalışılan olaylara en tipik örnektir. Olunca olay olur, önceden kestirilemez ama bilinir. Hakkında çok şey öğretilmeye ve bilinmeye çalışılır. Ne öğrenilirse öğrenilsin yine de olur ve olunca olay olur. İşi daha ileri boyuta taşımak için ”İradî ölüm” (2.28) veya “Ölmeden önce ölmek” (42.17) kavramı yeterlidir. Her iki olay da ayetlerle açıklanmıştır. Hâkka suresinin ilk yedi ayeti de ‘ölüm’ kavramına büyük anlamlar yüklemiştir. İlk bakışta normal, doğal ölümü açıklıyor gibi görünse de aslında büyük kıyamet, ‘ölmeden önce ölme’ kavramı üzerinde durulmaktadır. Çünkü Resule “Sen nereden bileceksin? Daha önce öğretilmedi” denilmektedir.

            Hayvanlar uzmandır, her bir tür diğerine bir konuda üstündür. Bu üstünlük sayesinde yaşayabilir, diğer türü avlar ve neslini sürdürür. İnsan ise genel ve geniş kapsamlı yeteneklere sahiptir. Yetenekleriyle geliştirdiği araçlar ile de yalnız hayvanların değil bitkiler ve tüm doğanın da her yapabildiğini yapabilir. İnsan, bu açıdan bakıldığında tam bir sentez ve bütünleşme örneğidir, yok yoktur. Bu kapsamda, insan, gerçekten bir küçük evren, âlemdir. Sistematik öğrenime dün başlanmış olsa bile, insanın, bugün bilebildiği bilgilerin her bir kısmı ayrı bir ilim dalıdır. Fizik ve kimya gibi çeşitli alanlarda bilinenler ilmin sınırsız ve sonsuz olduğunu gösterir. Her alanda bilinenlerin ortak amacı sanki bilinmeyeni ortaya koymaktır. Sınırlı bilgiler bileneceklerin, ilmin, sınırsızlığını ortaya koyar. Bilinenler dairesi büyüdükçe çemberin dışındaki bilinmeyen büyür. Bilinen, kendini bilenden görünür!

            Enerjinin kütleye dönüşmesiyle oluşan maddeye ilişkin özellik ve bilgiler katlanarak büyür. Örneğin, atomu oluşturan parçacıkların hem birleşme hem de gelişme özelliği vardır. Kuantum âlemi kendine özgü ilim ve yasalara sahiptir. Aynı parçacığın hem atomu oluşturma özelliği hem de molekülü oluşturma potansiyeli vardır. Yanıcı ve yakıcı özelliklere sahip hidrojen ve oksijen atomlarının potansiyeli söndürücü olan suyu oluşturmaktır. Dünyada bulunan okyanuslardaki su, Güneş sistemimizin öncesindeki evrensel koşullarda oluşmuştur. Dünyayı oluşturabilen kütle, madde, ısı ve basınç koşulları dünya üzerindeki suyu oluşturamaya yeterli değildir. Bu kapsamda ağırlığının çoğunluğunu suyun oluşturduğu canlılık ve insanın oluşumu da daha büyük bir sistemi gerektirebilir. İnsanın, her türlü alt sisteminden ve onları oluşturan parçacık ve maddeden çok farklı özelliklere sahip olduğu ve belirli bir miktar atom yığını olmadığı açıktır. İnsanda, maddesinde olmayan bilinç vardır.

            Kitabımızda, suyun, ilmin sembolü olarak kullanıldığı bilinir. Birçok ayette de ‘madde denizi’ deyimi kullanılır. Madde denizinde, ilimle inşa edilen gemilerle yüzülür, kurtuluşa erişilir. İlmini artıran kişinin de kendini ilme adayarak toplumsal yaşamdan düştüğü düşünülebilir. Kendini içki ve kumara adayan kişilerin de helak oldukları, insanlıktan çıktıkları ve artık insan denemeyeceği, bitip öldükleri düşünülür. Çakal gibi uzmanlıkları sayesinde, benlikleriyle yaşayanlar, öğrenecekleri ilimle olay yaratacak kadar değişebilir.

            İnsanlığın gelişimi, insanların, öğrenimin ekol, okul, kurum ve kuruluşlarda hızlanması sayesinde, hızlı gelişimine paralel olmuştur. İlim, bilenlerin bilmeyenlere sistemli öğretimiyle öğrenildi. Yoğun öğretim ile öğrenim yoğunlaştı, bilen ile bilmeyen hızla ayrıştı. Âlim ile cahil arasında uçurum oluştu. Cehaletle ilişiğini kesenin bencil kişiliği, cahilliği ölmüş sayılabilir. Bu kişinin ilk kişiliği ilim suyunun tufanında helak olmuş denebilir. İyi okullarda başarılı olan gençlerin kısa zamanda kişilik değiştirecek kadar gelişimi dikkat çekicidir. Başarılı gençte öyle bir kişilik oluşur ki başarısız gençte olabilecek bozuk kişilik ile bir ilişkisi olamaz. Muhtemel bu bozuk kişilik tamamen ölmüş, helak olmuş, hatta ilimle kişi yeniden dirilmiş denebilir. Kitapta adı geçen Semud kavmi ilim suyu tufanında helak olanlar olabilir.

            Bir öğretmenden bilgi elde etmek onu dinlemekle başlar. Böylece, bilgi, bilmeyenin kulağından girer. Bu öğrenim sesli öğrenimdir. Kulağı delikler can kulağıyla dinleyip bilgi birikimi oluşturur. Âlimlerin konuşmalarından ise çok daha büyük ses, ‘gürleyen ses’ çıkabilir. Anlamayana davul zurna az, anlayana sivrisinek saz misali, kendi deneyimlerini aktaran âlim kişiler gürleyen sesleriyle diğer âlimlere ilham verir. Çok ses getirici keşif ve icatlar böylece ortaya çıkar. İlham gelenlere çok şey yeniden keşfedercesine aşikâr olur. Keşif ve buluş sahipleri kendilerini insanlığa adamış kişilerdir. Kişilik, benlik ve bencillikleri, ‘gürleyen sesle gelen’ bilgi alış verişindeki, beyin fırtınasındaki, ‘şiddetli rüzgâr ve fırtınayla mahvedilmiştir’ denebilir. Bireyin tüm düşüncesi odaklandığı ilim olur, kendisi yok, ilmi var, ilmiyle dirilir.

            İnsan ve insanlığın gelişimi, aklın bilgi edinme amacıyla kullanımına bağlıdır. Ego, benlik, cahillik, hayvani nefis, şehvet, gazap ve bencillikler ilim suyu tufanında helak olurlar. Bunlara Semud kavmi denebilir. Bu tufanda kurtuluşa erenler, öğrenimleriyle, örneğin şehvetlerini iffete dönüştürerek, yeni sıfatlarıyla doğup, yeni ilim ve ruhla dirilerek yaşarlar. Âlim sıfatına layık görülebilecek bu kişilerin bireysel kişilikleri de aynı ‘gürleyen sesle gelen şiddetli rüzgâr ve fırtınayla mahvolabilir’. Âlimler, hayatlarını uğruna adadıklarıyla kavuşmaları halinde, bu sıfatlarını da “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” deyip kaybeder, arif olur. Bunlara da Âd kavmi denebilir. Adı geçen kavimlerin durumu, “Tam teslimiyet içindeki Müslümanlar olarak can veriniz”, “Ölmeden önce ölünüz” (2.132) anlamındaki ayet ile de açıklanabilir. Adı geçen bu kavimler, böylece, Allah’ın rahmetine kavuşmuş olabilir.

             Ayetler yaşanan ve yaşanacakları açıklar. Evrensel olayların ardındaki ilim aynıdır. Kitabımız Furkan, uygulama, ilmini ayrıntılarıyla açıklar. Varlık âleminin ardında olup da gece gibi görünmeyen yedi mertebe, manada veya batında, perde arkasında olduğu için görünmez. Vücut, hayat, ilim, işitme, görme, irade, kudret ve kelamdan oluşan sekiz sıfat mertebesi ise gündüz gibi maddede, zahirde, açıktadır. Bâtıni değerleri olmayan insanlar, içlerine ve dışlarına etki eden, şiddetli rüzgâr ve fırtınadaki içi boş kuru hurma kütükleri gibidir. Bu insanlardan oluşan kavim, dıştan, şeklen kuvvetli gibi görünür ama aslında hayatları ve manaları yoktur. Bilgi ve ilim bilen veya bulanın değildir. İlim, kişiyi, sahibine götürmelidir. Batın ve zahirde görünen ilimle bireysel kişilikler helak olur, kişi fena bulur.

            Umarım okuyup, düşünüp, ibret alıp evrenin ardındaki gerçeğin aslını idrak edebiliriz.

9 Ağustos 2016 Salı

Sohbet Muhabbete Dönüşmeli


            Sohbet Muhabbete Dönüşmeli

            Hep okumaya çalıştım. Okuyup bileyim istedim. Babam okumamı istemişti. Hacı bey, Bursa Ulu Cami eşrafından, kayınpederim Ahmet Hançer, okumakla olmaz dedi. “Makam sahibi olursun ama adam olamayabilirsin” denmesi anlamlıydı. Ya tekerleği yeniden keşfedecektim ya da bilinen yolu izleyecektim. Sohbetlere katıldım, sağ olsunlar. Kulağı delik olmak neymiş anladım. Kulağıma kar suyu kaçtı. Bu su, gökten gelirdi, çok saf ve temizdi. Saf su peşinde koşmakla hem Nuh’un gemisini hem de Resulün sefinesini anladım. Madde denizinde yüzdürürken, kulak deliği sayesinde, gemimi nefsin korsanlarına kaptırmadım. Sefinenin hedefi ise benliğimi kurtarmaktır. Böylece bilen ile bilmeyenin bir olamayacağını anladım. Bir küçük gerçeği idrak ettim sayılır: Görünen, görenin görüntüsüdür!

            Kişiyi, maddeyi, eşyayı ulu veya kutsal yapan, olduğu yer değil geldiği yer imiş. Ne olduğumuz değil, nerden gelip ne olacağımız önemli gibi. Ulu cami de cüssesinin veya taşlarının büyüklüğü nedeniyle ulu değilmiş. Ulu kişilerin buluştuğu yer olduğu için ulu denmiş. Öyleyse bir kişi nasıl ulu veya büyük insan olabilir? Kimse kendine büyük veya ulu demez. Belki de her bildiğini Hak bilen ve her gördüğünü Hak görene, halk, olgun, büyük, ulu, yüce insan diyordur. Tüm çevresini, dünyasını ve evrenini Hak görene biz de Hak diyebiliriz. Hak denilene, görüşünü değiştirmeme şartıyla, Hak demeye devam edilebilir. Bir küçük sapma felakete götürür. Örneğin, ben veya biz Hakka daha yakınız denmesi, yanılgıların anası olur. Çünkü “Şah damarına yakınlık” kapsayıcıdır. Tek yol sohbetin muhabbete dönüşmesidir.

            Sohbet nedir, nasıl muhabbete dönüşür önemlidir. Bir kişinin ders verdiği derslikte sohbet edilmez. Bir öğretmen öğretiyorsa bu ders vermek olur. Sohbet, bu açıdan, eşitler arasındadır. Aynı bilgileri paylaşan eşitler bir konu üzerinde konuşabilir. Dünya veya evren ile ilgili bir konuda ilgili profesörler bile görüş ayrılığına düşebilir. Yalnız sevgi paylaştıkça büyür dense de bir canlı veya eşyayı eşit düzeyde seven bulmak zordur. Birbirlerini sevenlerin sevgiyi paylaşması da uzun sürmeyebilir. Allah’ın ilmi ile Allah sevgisi hakkında sohbet etmek ayrıcalık olabilir. Bu sohbette kişilere özgü kişilik, benlik ve bencillik olamadığı için paylaşım değil katkı ve katılım olur. Aşk söz konusu ise akıl da duracağı için sohbet muhabbete dönüşür. Aşk ile muhabbet ulaşılabilecek son noktadır. Âşık ile maşuk veya seven ile sevilenin muhabbetine doyum olmaz denir. Sevişmenin tanımlanması zordur.

            Muhabbet insanın kendini bilmesine bağlıdır. İnsan nerden gelip nereye gittiğini bilmeli. Hayatı yaşamak güzeldir ama eğer bir amacın oluşu bilinirse. Hedefi olmayan yelkenliye hiçbir rüzgâr yardım edemez. Verilmiş olanların neden verildiği bilinmeli. İnsanın ilk ve son günde ne kadar aciz olduğu gözden kaçmamalı. Doğadan ve doğuştan gelenlerle çevreden alınanlara sahip çıkmakta dikkat edilmeli. Para bulanın değil, bilgi de öyledir. Kendini bilen kendini sahiplenmez. Herkesi de kendisi gibi bilir. “Olacak olan olur. İş olacağına varır. Akacak kan damarda durmaz” gibi hayatın derinliklerinden gelen deyimlere inansak da iyi bilsek de elimizden geleni yaparız. Dünyayı durdurmaya çalışırız. Her şey olduktan sonra, iş, biz de bir parçası olduğumuz halde, bittikten sonra denilecekler denir. Oluşumun tümünün bizimle tamam olacak şekilde oluştuğunu idrak ettiğimizde sohbet edilirse muhabbet olur.

            Bilimsel açıdan bakıldığında, Büyük Patlamadan itibaren bir ve tek enerjinin, kütle kazanarak, oluşumları izlenir. Her şeyin temelinde ışık hızında yayılan elektromanyetik radyasyon vardır. Göze gelen kısmına ışık denir, enerjisi ‘kuanta’ olarak ölçülür, foton olarak yayılır. Kuantum âleminin gizemli yapısı vardır, “Her şey önceden belirlenmiştir” dedirtir. Genel görelilik yasalarına göre uzay ve zaman ayrımının yapılmaması, uzay-zamanın bir birleşik alan oluşturması da gizemlidir denebilir. Çünkü kütlenin uzay-zamanı bükmesi nedeniyle düz çizgide seyreden ay ve dünyanın yörüngeleri eğri görünür. Bilimsel gerçeklere vakıf bilim insanları “Tanrının nasıl düşündüğünü bulmaya çalışıyoruz” derler. Gerçek birdir, ayette belirtildiği gibi “Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” (24.35) Zaten kanıtlanmıştır ki yerler ve gökler kütle kazanan enerjinin ışık, parıltı ve parlaklığından oluşmuştur.

            Din, tüm evrenden geçip, Allah’a giden yoldur ve sabah olunca gözün görmesi kadar kolaydır. İnsanlar ayetleri uyguluyor değil, ayetler insanların yaptıklarını ve yapacaklarını açıklıyor. İnsan okur, düşünür, ibret alır, tefekkür ederek hareket eder. Bilgi edinir ve bilgisini uygulayarak ilme itaat etmiş olur. Kendisini irşat eden, yetiştiren ve oluşturan ilme tabi olarak yani biat ederek, secde ederek, namaz kılmış olur. Her eylem ve olayın ardında aynı kuvvet, kudret ve güç vardır, kaynağı aynıdır. Hareket eden enerji bunu atom olarak da yapar, elektron veya foton olarak da. Bir atoma bile sahip olamayan insan, aklının da verilmiş bir nimet olduğunu idrak eder. Organlarının nasıl çalıştığını bilemez. Kendisine secde eden meleklerin, bu melekelerinin sentezini önce bilemez. Sinir ve sindirim gibi tüm alt sistemler birbirini etkiler, hepsi birden kişiyi oluşturur. Bilmek için bilen sıfatına sığınma gereği duyar. Emaneten sahip olduklarının şükrü içinde hareket eden kişi, nefsini kalbine yönlendirir. Kalbindeki sıfatların da zatından kaynaklandığını anlayacaktır. Bu şekilde ve bu düzeyde ele alınacak her konu üzerinde yapılacak sohbet muhabbete dönebilir.

            Muhabbette menfaat olamaz. Kişinin benlik ve bencilliğindedir nefsanî menfaat. Muhabbette katılım ve katkı vardır, almak yok vermek var gibidir. Zevk edilen her şeyin keyfi sürülür, lezzeti alınır, ayrılıp ayıldığında kişi damak tadını anımsar. İçten kaynayarak gelenler paylaşılır. Benimsenip sahiplenilmeyen bilgi ve duygu paylaşımı sahip çıkılıp götürülemez. Bir sonrakine hazırlanıp sohbet sırasında çekmeceden çıkarmak olmaz. Senlik benlik ile oturulan sofrada karın doyurulur. Karın doyurma kalbin duygularıyla olamaz. Kalp ruhtan alınanlarla doyar. Bu doyum dolgunluk yaratmaz. Kalbin arınmasında letafet vardır, kesafet yoktur. Enerjinin kütle kazanmış haline madde denmesi, mana ile kıyaslanarak, anlam kazanır. Madde manaya tabi olur, her şeyin ardında ilim olduğu idrak edilir. Kişi bilen olduğunda ilim bilinen olur. Bilgi bilen, ilme sahip olamaz. Fizik bilen fizik ilminin sahibi değildir.

            Muhabbet ortamında, kendisini kastetmedikçe, herkesin ben deme hakkı vardır. Hak, halk olarak görünür, kısaca halk zahir, Hak batındır. Allah’ı gayrisi değil, ehli bilir ve Allah’ın ilmi ile bilir. Umarım bizim de tevhit sohbetimiz muhabbete dönüşür.

10 Temmuz 2016 Pazar

Okumak Düşünmektir


               Okumak Düşünmektir


 

            Önce farkında olmadan yapılır, sonra, düşünüldüğünde anlaşılır. Genellikle zan edilir, öyle sanılır, öyle yapılır. Düşününce sanıldığı gibi olmadığı anlaşılır. İlk düşünen insanlar da düşüncelerinin bugün geldiği noktaya geleceğini düşünmemişlerdi. Düşünen insanların, düşünürlerin bir kısmına ‘bilim’ bir kısmına ‘din’ adamı denileceğini bilmiyorlardı. Bir düşüncenin yakındaki bir kişiye aktarılması için konuşmak, uzaktaki bir kişiye aktarılması için yazmak gerekti. Uzmanlaşma ayrışma halini aldı. Bir kısmı kutsala, bir kısmı kutsal olmayana sahip çıktı. Bilimciler evrime, dinciler yaradılış veya devrime inandı. Esas gerçek ortada kaldı. Bu nedenle, ayrışmaya anlam kazandırmak ve bütünleştirmek üzere felsefe doğdu.

             İnsanlar fıtratlarına uygun şekilde farklılaştıkça birinin yaptığını diğeri yapmaz oluyor. Ayıp olmasa “Hindiler gibi düşünmeyi sevmeyenler” derneği kurulacak. Okuyanlar, okumayanlar, yazanlar, yazmayanlar, düşünürler, düşünmezler gibi ayrışmalar gittikçe derinleşmekte ve örgütlenmektedir. Oysa herkes özde aynıdır, yaşar, yaşamını sürdürür. Her düşünce doğa veya evren, var olan ile ilgilidir. Biz inanmayız, evreni bilir, bildiğimizi söyleriz dense de farklı bir şey söylenemez. Anadolu halkı “Gökten iğne düşse gayriye düşmez” der. Aslında hem gayriye düşmez hem de gayriden gelmez, ‘kutsal vardır gayrisi yoktur’ denmektedir. Kutsal olan, insanın ayağını yıkamaz, insanın ayağını yıkadığı için kutsallığı anlaşılır. “Her şey O’ndan gelir, O’na gider” diyen halk da aynı şeyi söyler.

            Allah insanı kendine kulluk etsin diye yaratmıştır. O halde kulluk etmeyen yoktur. Abdi olmayan, abidesi olmayan, bir ve tek olduğunun delili olmayan yoktur, bilene. Hal ve gidişinden ne istediğini bilip ona göre yerinde, zamanında ve dozunda bebeğini besleyip büyüten anne çocuğunu kalpten okuyordur. Okuduğunu anlar, anlamlandırır, gereğini yapar. Anne bebeğini, baba oğlunu okur, eğitir, öğretir. Okumak ve düşünmek disiplin ister, belirli kurallara uymak, itaat etmek gerekir. Kural dışı bir şey yapmamak, nefsi terbiye, oruç tutmaktır. Ruha, ilme tabi olmak, itaat etmek namaz kılmaktır. Bir şeyi yerinde, zamanında, dozunda yapmak hacca gitmektir. Kişileri oluşturan bilgilerden isteyene veya ihtiyacı olana vermek zekâttır. Yapılan iyi, güzel ve doğru şeyleri dil ile ikrar edip anlatmak kelimeyi şahadettir.

            Herkes İslam’a tabidir ama bilmez, bilinmez. Herkes içinden geleni yapar, fıtratına uyar, din de budur, düzen de, Kur’an da onu der. Yapıyorsun bari bilerek, idrak içinde yap. Her insan kendini bilmeli. Sınırlarını, sevdiklerini, yeteneklerini, içinden gelenleri, yapabileceklerini bilen, hal ve gidişini bunlara göre ayarlar. Bunlar ise kendini okumaktır.

            Herkes ne bilir ise odur, ne kadar bilir ise o kadardır, nerede ise orada olmalıdır. Her şey fıtratın gereğidir. Önemli olan bunu bilmek veya bilmemektir. Özünü bilen Musevi ve İsevi’nin dini de İslam’dır, kendisi de Müslüman’dır. Mason da fıtratı gereği mason olduğunun idraki içinde ise Müslüman’dır. Ateist de fıtratı gereğince öyle düşündüğünün idraki içinde ise Müslüman’dır.

            Bilgilerin, gerçeğe ait bilgilerin kaynağının Resul olduğunun, Muhammed’in Allah’ın hem kulu hem de Resulü olduğunun, idraki içinde ise kişinin kelimeyi şahadeti tam ve mükemmeldir. Bu idrak içinde, yukarıda arz edilen, İslam’ın beş şartı yerine getiriliyorsa o kişinin namazı miraçtır. Söylenen doğru ama anlaşılan şey yanlıştır. İnsan namaz kılar, kıldığını bilmeyen, idrak edemeyen henüz hayvandır!

            Yukarıdaki “Gerçeğe ait bilgilerin kaynağının Resul olduğu” ifadesi açıklanabilir. Resul, bugünkü bilimsel ve teknolojik bilgi ve bulgularla kanıtlanan gerçeği ortaya koymuş ve açıklamaya çalışmıştır. Hakkın hakikatini getiren resuldür. Getirilen hakikat Hakka ait ise getiren resuldür. Kanıtlanmışa iman etmek kolaydır. Bugün yerlerin ve göklerin kütleye dönüşen enerji ve ışıktan oluştuğu apaçıktır ve kanıtlanmıştır. Işığın, parlaklık ve aydınlık ile ilişkisini herkes anlayabilir. Bu amaçla elektromanyetik radyasyon veya fotondan söz etmek gereksizdir. Nurun sözlük anlamı, parlaklık, ışık, aydınlık olduğu da apaçıktır. Nur suresinin bir ayeti açık ve seçik olarak şöyle der: “Allah, yerlerin ve göklerin nurudur.” Bu ifade sonrası en uygunu “Yorum yok” olmalı. Anadolu halkı “Allah vardır, gayrisi yoktur” derken bu gerçeği haykırır.

            Akıl insana verilen en büyük nimettir. Konuşma yeteneği ile birlikte, insanın geleceğini belirler. Bilginin işlenmesinden ve anlaşılmasından, ruhun nurundan ve ilmin idrakinden söz edilebilir. Kısaca, bilgi ilme, ilim idrake, idrak nura, nur da ruha gider. Kalpten başlayan bu yolculuk akıl ile yapılır. Aklın üstünde, okuyarak, yol alınır. Kitabımızın “Oku” demesi, “Zaten istemeden bile okursunuz, okur ve okuyor olduğunuzun idrakine varın, benlik ve bencillik yapıp, ikilik yaratmayın, şirk koşmayın” anlamına gelebilir. Bu kapsamda hemen herkes kendi çapında filozoftur. Bilgileri, bilimleri ve inançları birleştirir, değerlendirir, analiz ettiklerini sentez eder. Yüz sene önce olmayan ve yüz sene sonra olmayacağını bilen ateist bile “Ben var Allah yok” der ve şirk koşmaz. İlme saygılıdır, ilmin düzenine uyum gösterir, biat edip itaat eder, namaz kılar. İnanıp iman edilenler öğrenilerek, bilinerek iman güçlendirilirse yolun sonu, inşallah, mümin için miraçtır. Analiz edilenler sentez edilerek, bilinenlerin felsefesi yapılarak, var olanın birliğine ve tekliğine ulaşılmalıdır. Sonradan da olsa, zanları terk edip, eşyanın hakikatine erişilmelidir.

            Umarım akılla, düşünerek, bilgili, bilinçli olarak, evreni doğru okur, Hakkın hakikatine ereriz. Müminin kalbi, resulün izinde, bilgiye dayalı haşyetle ancak miraçta huzura erer.

 

29 Haziran 2016 Çarşamba

Namaz Kılar Herkes


            Namaz Kılınır

            Her şey, evrende kendine özgü çevresinde var olan koşullara uyduğu, uyabildiği için vardır. Değişen koşullara uyum gösterebildiği kadar da var olacaktır. Doğada, doğal denilen şeylerin özelliği koşullara göre hareket etmesidir. Doğada su, doğal olarak, yolunu bulur. Çünkü akışkandır tabanın meyline göre akar. Çekilen gelir, itilen gider. Durum değişirse, itme ve çekme ortadan kalkarsa, sürtünme varsa, gelen ve giden durur. Sebep değişirse sonuç da değişir. Kısaca ‘şey’, özelliğine, ilmine tabidir, ilmine uyar, itaat eder, özelliğinin gereğini yapar. Bu işlemler, maddenin, zikri, namazıdır. Canlı organizmalarda, bedenin koşullara uyumu, ilmine itaati bedenin namazıdır. Aynı şekilde insan için de, ruhun ilmine uyan kalbin namazı da söz konusudur. Bir ayetin teviline göre her ilmin bir namazı vardır. (29.45)

            Eşya âlemdir, işarettir, kendi varlığına, var olduğuna, varlığa delildir. Var oluş, enerjinin kütle kazanmış haline delildir, kanıttır. Enerjinin maddeye dönüşümü, dönüşüm ilmine tabidir, Higgs bozunu var ise enerji kütleye dönüşür. Ne kadar enerjinin ne kadar kütleye ve ne kadar kütlenin ne miktar enerjiye dönüşeceği ilmine tabidir. Madde ilmine biat ederek, zikrederek, kendi namazını kılar. Parçacıkların belirli özelliklere sahip oluşu ve bu özelliklere uygun davranışlarda bulunuşu da parçacıkların ilimlerine tabi oluşudur. Proton, uygun koşullarda nötron ile buluşursa, kuvvetli nükleer güçle, birbirlerini çeker ve atomun çekirdeğini oluşturur. Yine ancak uygun bir koşulda bir çekirdek bir elektron ile birleşerek atom oluşturur. Hidrojen atomlarının oksijen atomlarıyla birleşip su molekülünü oluşturması için Güneş sistemimizin oluşmasını sağlayan koşullar gereklidir.

            Dağ duruşu, ağaç uğultusu ve kuş ötüşüyle doğa ve canlılığın çeşitliliğini zikrederler. Bir parktaki Barbaros heykeli “Ben Barbaros’un abidesiyim” diye bağırır, zikreder ama bilene. Aynı şekilde her şey ve herkes abd-i Hu’dur, büsttür, abidedir, bilene. Bu nedenle “Bilenle bilmeyen bir olur mu?” deyimi söylenmiş olabilir. Her nereye bakılsa Allah’ın veçhi oradadır. Belki de bu nedenle gökten iğne düşse gayriye düşmez. Herkes O’ndan gelir O’na gider.

            Doğa, dünya, âlem bir tarafa insan bir tarafa. İnsan başkadır, üç boyutludur. Namaz konusunda, ilk akla gelen ‘genel olarak yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, sevişir’ insanlardan farklı, olgun ve kendini bilen insanlardan söz edilmesi uygundur. Oruç ile nefsini yenmiş ve terbiye etmiş insan kalbini keşfeder. Kalp duyguların merkezidir. Ruhtan alınan ilim ile beslenir. Açgözlülüğünü kanaatkârlığa dönüştürmüş nefis tatmin olur ve kalbin ilhamlarına açılır, kalbe teslim olur. Ruhun nuru ile aydınlanmaya başlayan kalbin sabahı olmak üzeredir. Sabahın fecrinde insan uyanır, kendi hakikat güneşinin kalbine doğması yakındır. Maddenin ve eşyanın hakikatini bildikten sonra nefsini fethetmiş olan insan kalbinden aydınlanmaya başlar. Günün ve gündüzün aydınlığında kalbinin sırlarını çözmeye çalışır.

             İnsan, âlemi kalbinde bulabilir. Ömrünün kısalığı, iradesinin sınırlılığı nedeniyle doğuştan verilenlerin önemini anlar. Fıtratının ve çevresinin farkına varan, diğer insanların davranışlarının da fıtrat ve çevreden kaynaklandığını anlayacaktır. Fıtratın sırrına eren arzdan arşa yücelebilir. Akşam namazında acele edilmesi sırrın içinde kalınmaması içindir.

            Bilgi başka, bilginin bilinmesi başka şeydir. Eşyanın ardında bilgi ve bilgilerin toplamı olarak ilim vardır. İnsana ilim öğretilmiştir. İnsan, Kur’an öğretilerek yaratılmıştır. Ben yaratılmadım, kendi kendime, bilerek isteyerek oldum diyen olabilir. Var olabilen yok da olabilir, iddiasını ölüp dirilerek kanıtlayabilir. Öğretilme işinin sırrı “Yeniden keşfedercesine aşikâr olma” deyiminden gelir. “Ben öğrendim dedirten öğretme” öğrenimin en makbulüdür. Okula gidilir, öğrenilir, sonra hayat boyu “Bana öğretildi” denmez, “Ben bilirim, öğrendim” denir. Okula gidip gitmemek çocuğun iradesinde değildir. Aynı şekilde doğmak veya doğmamak elimizde değildir, öğrenmek de öyle. Aklımızı kullanırız ve akıl verilmiştir.

            İnsanın eşyadan farkı namazda belli olur. Herkes namaz kılar, kimi kıldığını bilmez, kılmadığını zanneder, zaten bütün hayatı zandır. Bilerek, isteyerek, bilinçli olarak namaz kılanın namazının miraç olduğu müjdelenir. Kıyameti koparcasına kıyama duran, “Allah’tan gayrisi yoktur” deyip Dünya’yı arkasına atan, kendisinin de arkada olduğunun idrakinde ise önde okuyanın kim olduğunu zanneder? Belki de bu iş bir yolculuktur. İnsan, olgunlaşma sürecine girer, yolculuğunu insanı kâmil olarak bitirir. Hz. Âdem ile başlayan yolculuk Hz. Muhammet ile son bulur. İnsanın el kitabı olarak indirilen Kitabımız bu yolculuğun ilmini ve uygulamasını anlatır.

            Kısaca maddemiz, bedenimiz vardır ama biz sadece beden değiliz. Eşyamız namazını kılar, farkında bile değilizdir. Nefsimiz vardır, biz yalnız nefsaniyet gütmeyiz. Nefsimizin ihtiyaçlarını karşılar, tatmin ederiz, o da bize boyun eğer, namazını kılar, fark etmeyiz. Kalp uyanınca nefsin emrindeki akla el koyar, ruhtan alınan bilgilerle kalp beslenir. Kalp ruha teslim olup, boyun eğer, namazını kılar, sabahın fecrini yaşar, günü ve gündüzü aydınlanır. Kalp, aydınlanarak sırra erer, fıtratın sırrını keşfeder, akşam namazını aceleyle kılar. Bu keşif onu ruhun Şuhut, uyanıklık, ikindi namazına getirir. Böylece, Batı’dan doğan Güneş olayı gerçekleşmiş olur. Yolculuk sürdürülebilirse, öğle vaktinde Şükür namazı kılınır. Güneş doruk noktasında iken, gölgeler yok olacağı için, ‘gayri varlık’ olamayacağı için, namaz kılınamaz.

            Umarım biz de okur, düşünür, ibret alır, idrak eder, namaz kılarak olgunlaşırız.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Nur Verilmesi


            Nur Verilmesi

            Nur kelimesi “ışık, aydınlık, parıltı, parlaklık” anlamındadır. Işığın bilimsel açıdan incelenmesi nurun ardındaki gerçeğe ulaştırabilir. Her ışık kaynağı, aslında, atomlardan ortaya çıkan enerji kaynağıdır. Enerjinin yayılma şekli elektromanyetik radyasyon (EMR) olarak adlandırılır. Gözümüz bu yayılmanın görülebilir kısmını ‘ışık’ veya ‘foton’ olarak algılar. Elektromanyetik radyasyonun en küçük birimi fotondur. Fotonlar, kuantum olarak adlandırılan enerji paketleri şeklinde yayılır. Kendisi ışık yaymayan eşyayı, yansıyan ışınlar sayesinde görürüz. Gündüzün aydınlığı, yansıyan ışıklardır. Işık ve aydınlık, enerjinin varlığını ve yayılımını gösterir. Tüm gökyüzünün gece görünmeyip güneşte görünmesi, yayılan ve yansıyan ışığın aydınlığındaki enerjinin habercisidir. Bu bilimsel gerçek “Allah, semanın ve arzın nurudur, gayrisi yoktur (24.35)” ayetine anlam kazandırır.

            Fotonun kütlesi yoktur, sadece enerji yüklüdür. Ünlü E=MC2 formülü enerjinin kütleye eşitliğini bildirir. Enerji ile kütle birbirine dönüşür. Yerler ve gökler, nurda, ışıkta, ışında, fotonda yüklü olan, enerjiden oluşur. Doğada var olan, fizik ve matematik gibi, ilim enerjide yüklüdür. Enerji kütle kazanınca madde ‘özellik’ kazanır. Böylece, tüm evren veya âlem ilim yüklü enerjiden oluşur. Âdem ve oğulları, fıtrata kazınmış ilim öğrenme yeteneği sayesinde, öğretilen ilmin idrakiyle yaratılır. İlmi idrak etmek Âdemi, kâmili nurlandırır.

            İnsan, yanma, yanıcı ve yakıcı oluş, yönünden zeytine benzer. Zeytinde hem yakıcı yağ hem de yanıcı odun vardır. İnsan, lambalıktaki kandil gibi aydınlanır ve aydınlatır. Kalpte, nura tabi olan hayvani nefis kutsallaşır. Kutsal nefis cesetle ruh arasındadır ve ilahi nurun tesettürlü halidir, ne doğudur ne de tam olarak batıdır, yani, ceset gibi kesif, ruh gibi latif değildir. İnsanın fıtratındaki nur, parlak fikir veya uygulama aklının ateşi ile yanar ve olgunluğunda parlayan nur, idrak oluşur. İnsanda hem yanıcılık hem de yakıcılık vardır, öğrenir ve öğretir. Nefsiyle yanar, ruhunun nuruyla, olgunluğunun idrakiyle aydınlatır.

             İnsan, bir elinde ilk, bir elinde son olandır. İlk ve son aynı anda, bir anda, bu anda mevcuttur. Dönüşüm ve oluşum süreklidir. Negatif ve pozitif elektrik yüklerinin karşılaşıp nötr, tarafsız, yansız haline gelişi insanda olur. İnsan, ilmin kendisidir, ilmin bilinç kazanmış halidir. Ne olunca ne olacağını bilir. Yaşamın var ve yok olması insanda yaşanabilir. İnsan, var ve yokluğun idrakini yaşayabilir. Maddenin halk edilmesi ve yaşamın yaratılması önce insan içindir sonra da insanın içindedir, idrakindedir. Halife yaratmış olan Yaratan, ‘gayri’ yaratmamıştır, ikisinin varlığı iki varlık değildir. İlmin, bilim, bilmek, bilinmek ve bilinç hallerinde ‘B’ harfinin önemi ‘Besmele’ veya ‘İnsan’ kadar büyüktür. Bilincin insanı aşkın halinde insan da aradan çıkar. Yaratanın, ‘bilinmeyi sevmesi’, amacına ulaşılmış olur.

            Evrene enerji formunda beslenen ilmin amacı bilinçtir. İlim, bilinmek ister. Boş kova veya cehalet kuyusu şeklinde oluşan ilk insan Âdem’in fıtratına akıl ve fikir çakmağı kazınır. Halife olarak yaratılan Âdem’e her şey öğretilir. Akıl, insana verilmiş en büyük nimettir. Akıl bilgi elde etmek içindir. Doğadan elde edilen bilgiler sistemli bir şekilde işlenir ve yeni bilgiler kazanılır. Bilimsel bilgi işleme yöntemiyle, bilgiler, insanı bilgilerin kaynağına, ilme götürür.

            Akıl, matematik ve fizik bilgileriyle, evrende bu ilimlerin yüklü olduğunu idrak ederek, ilmin tümünün bilincine ulaşır. Bilinenlerin çokluğunu idrak ettikçe, ilmin bilincine ulaştıkça, sonsuzluk kavramında kaybolarak, akıl kendi sınırlarını idrak edebilir. Böylece ilmin amacının bilinç, evrenin amacının bilinçli insan olduğu ortaya çıkar. Akıl önemlidir ama yeri ve zamanında, aşka kadar. Akıl, bilgiyi ilimden alır, işler, yeni bilgilere ulaşır. Akıl olay ve eylemlere açıklama getirir, neden ve nasıl olduklarını anlar. İnsan, akıl erdiremediğine ‘vardır bir açıklaması’ deyip geçebilir. Ancak bazı konularda doğal olup olmadığına hükmedebilir.

            Evrende enerjinin kütleye eşitliği ve birbirlerine dönüşümü akla uygundur. Evrenin ardında varlığı bilinen ilmin kaynağı hakkında fikir yürütmek akla uygun değildir. Var olanların içindeki eksi ve artı yüklü olanlar birleştiğinde evrenin bir hiç olacağı da akla uygundur. Buna karşın bir atom boyutunda bile eksi ile artı elektrik yüklerinin birbirine ulaşamadığı da aşikârdır. Birçok şeyin nedeni bilinmez olduğundan akıl durur, öylece kabul edilir. Bunlar arasında ‘enerjiye ilim yüklenerek kütle kazanması’, ‘maddenin, bilgi işlem yeteneği yüklenerek, yaşam ve gelişim potansiyeli olan tek hücreye ulaşıp, hayat kazanması’ ve ‘insanın ilim yüklenerek inşa edilip olgunluk kazanması’ olabilir.

            Maddenin ham maddesinin nur oluşu kadar, yaşamın kaynağının maddeye yüklenen ilim oluşu da aklı zorlayabilir. Özellikle insanı ele alırsak bedeni vardır ama beden değildir, ruhu, ilmi vardır ama ruh, ilim değildir. Hayat, verilen bir şeydir, bağış yapılır, bahşedilir. Ölüm, aslında olmayan bir şeydir, hayatın olmaması durumuna ölüm denir. Karanlık yoktur, ışığın olmadığı hal, durum vardır. Ölüm karşısında bazen “Madem alacaktın hayatı niye verdin?” demek isteriz.  Yaşamı anlasak da ölüme isyan ederiz. Oysa hepsi hayatın içinde vardır, hayat böyledir, aslında olmayan zaman da bunun içindir. Verilene sevinir, alınana üzülürüz, hayattaki biz de buyuz. Böylece insan olgunlaşır, olgunlaştıkça kesafetten kurtulur, letafete yücelir. İnsan, aydınlandıkça, ‘nur üzerine nur’ olarak, ilmin idraki ile aydınlatır.

            Hz. Âdem’in, Hz. Muhammed’in nurundan yaratılması olayının da Kitabımızda açıkça anlatılmasına karşın anlamamız kolay değildir. Bu amaçla oluşturulan gizli kurum ve kuruluşlar da pek başarılı olamayabilir. ‘Allah, ancak Allah’ın ilmi ile bilinebilir, gayrisi bilemez’ deyiminin bir sırrı veya bir hikmeti olsa gerek. Haricilere kapalı tutulan örgütlerde ‘nur verilmesi’ olayında, kişiye özel, anlamlı bir idrak oluşabilir. Ruhun nuru, ilmin idraki, olabilir ancak. Nur verilebilmesi için önce veren, Allah’ın ruhu ile ruhlanmış ve diriltilmiş olmalıdır. Bilgilerden bilinç düzeyine yüceliş ile nurdan ruha yüceliş süreci aynıdır. ‘Gerçek anlatılamaz ancak yaşanabilir’ denmesinin bir hikmeti de bu olmalı. Umarım bir gün bizim de Hakikat Güneşimiz ufkumuzdan, Batıdan doğar.