22 Şubat 2015 Pazar

Şahit Oluş

Şahit Oluş ve Sığınış


                                                                                                                                     NAEÖ 20022015
Kitabı okumak içinlütfen tıklayınız :

            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar edilerek kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bilgidir bu. Doğanın ve insanın kullanım kılavuzudur tevhit ilmi. Kılavuz iyi okunup bilinmeden insan kendi vücudunu bile gerektiği gibi kullanamaz.

            “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu, bir sıfattan kaynaklandığını anlar.

            Failin idraki her fiilin bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgililik, bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Neden yarılış? Karanlık yarılmasa güneş çıkamaz mı? Karanlık güneş çıktığı için yarılmıyor mu? Doğa insanı örnek alır denebilir, düzen aynıdır. İnsanın iş ve işlevlerine bakalım. Cahil, cahil olduğunu bile bilemez. Bilmemek bilgi gerektirmez. İnsanın ihtiyaçları olur. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapar yapması gerekeni. Buluş yapan da’ ben şunu bulayım’ diyemez. İhtiyaç duyulmalı ki giderilsin, acıksın ki doysun.

            Bir şeyin daha kolayını, daha iyisini veya güzelini isteyen arayış içinde olur. Önce aradığını mevcut bilgileri arasında arar. Gereken bilginin olması gereken yerde olmadığını görür. Matematik bilgi eksikliği ile lisan bilgisinin eksikliği aynı yerde bulunmaz, ilgili alanlarında, beynin o köşesinde hissedilir.

            İşte o yerde o bilgiye yer açılır ki bulununca konsun. Yeni bilgi için açılan yer eski bilgilerin yetersiz kaldığı yerdir. Henüz bilinmeyen bilginin yeri bulunur önce, yetersiz bilinenler, yani “bilgisizlik” yarılır ki yeni bilgi yerini alsın.

            Bilme isteği, bilgisizliği yarmak, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın Âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu istenmedikçe ve mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir.

            Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır. Daha iyiyi, doğruyu ve güzeli aramakla başlar, geçer ve de biter yolculuk, yolculuğumuz.

            Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.

            Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.

            Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkler aranmalı, içinde bulamayınca beden gecesini yarıp çıkarmalı, böylece bulunan ulvî değerlere sığınılmalı.

            Kalpte ruhun nurunu idrak eden, nefsanî lezzetleri yararak, ruhanî zevkleri arayıp bulup onlara sığınmalı.  Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Kapıldığı vehimleri, kuruntuları fark edip onları yarıp çıkar, şeytan diye taşlarsa yardı, yırttı, sığındı demektir. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Yeni keşiflerden zevk almalı. Bilgilerin kaynağı olan ilim ve malum aranıp bulunmalı.

            Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım? Hak mıyım? Düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hakk’iyeti çıkarıp sığınılmalıdır. Halk edilmişler kesretinden Hakk’a gidilmeli.

            Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.

               Felâk Suresinin Özeti


               A. Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde, beden, vücut gecesinin şerrinden korunmalıdır. Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde, bilindiği gibi kara, karanlıktır, gecedir!

            B. Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden korunmalıdır.

            C. Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden korunmalıdır.

             Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmaz. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var oluruz, diğerinde yok oluruz!

            Akıl bir tek iş yapar o da bilgi alır bilgi işler. Ortam da tam bu işe göredir. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl düşse yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenirdi ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsanı okuyunca ayet okunur. Bilgili ve uyanık olunması yeterlidir!

 

5 Şubat 2015 Perşembe

Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş


          Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş                                              NAEÖ 050215
      Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

           Dünyanın atomlardan oluşu ne kadar ince işçiliği olduğuna kanıttır. Doğanın evveli ateş, ahiri ateştir. Olmazsa olmaz niteliğinde çok sayıda inanılması güç katsayılara dayalı gerçeklerin üzerinde durur. Hayat için uygun ortam oluşturması kadar hayatın kendisi de iğne ile kuyu kazma kavramını hatırlatır. Bireysel yaşamda da hafife alınacak bir nokta yoktur. Her ayrıntı, gelişten dönüşe, ayet, delildir, doğru yolu, yücelişin yolunu gösterir. Hakikat ehli bulvar üzerinden geçer, Hakk’a ve hakikate yücelir. Gelişte ayrıntılara dikkat edilirse dönüş yıldırımın düşüşü kadar kolaydır, şeytan engelleyemez.

          Hayat, enerji, kütle ve evren gibi, yoktan var olur. Yaşamak, doğa koşullarına ve yer çekimine karşı koyup ayağa kalkıştır. Olgunlaşma sürecinde doğanın ayrıntılarına dikkat edilir. İlmin enerjiye, enerjinin kütleye, kütlenin maddeye, maddenin doğaya ve bedene dönüşümü anlamlıdır. Bilgi edinmekle başlayan süreç kadim ilmin idrakine kadar sürer.

          Davranışlar, yeme, içme ve alışkanlıklar için bazen “her şeyin fazlası fazla” deriz. Sevme konusunda da bu doğrudur. Oynamayı çok sevmek bile insanı oyuna köle yapar. Sevilen sevenin hayatını düzenlemeye kalkar. Her şey sevilen şeye göre kurgulanır, hayatın akışı buna göre düzenlenir. Sevmek itaati gerektirir ve itaat ise zaman içinde ibadete dönüşür. Alışkanlıklar, adetler ibadet halini alır. Dünya sevgisinin böylece ibadete dönüştüğü görülür. Aşırı yükün ağırlığından kurtulmak, boşalmak, hür olmak istenir.

          Dünya gölge gibidir, tabi olandan kaçar, kaçanı kovalar, ona tabi olur. Dengeli beslenme gibi zevk ve sevgi de dengeli olmalı. Yaşamak için yemeli, içmeli yaşamdan zevk almak için oynamalı. Bireysel ilim düzeyi arttıkça kesafetten letafete geçilir. Eşyanın yerleştirilmesinde, özellikle ustalarca kullanılan, su terazisi, tüp içindeki küçük kabarcığı, boşluğu kullanır. Dünyayı su dolu bir balon gibi düşünürsek arınmış, boş ve boşalmış halimiz bu kabarcık gibi bizi en üstte tutar. Yüksüz isek doğanın üzerinde yer alırız, yükü ağır olanlar dibe çöker. Bedensel, maddesel yüklerden arınmak yerimizi belirler. İlim ve ilahi sevgi letafet kazandırır, eşyanın hakikati idrak edildikçe ilme ulaşılır.

          Hayatın bir amacı vardır, günlük yaşamın ayrıntılarında kaybolmamalı. Tüm nimetler nimetleri verene götürmeli. Neyin nereden, niçin, nasıl geldiği araştırılıp bilinmeli. Her şeyin kendisi için olduğunu düşünen bencildir, benlik gururu içinde kibirlidir. Benliği ile ikilik çıkarmakta, şirk koşmakta denir. Şirk içinde olana müşrik denir. Müşrik, doğuştan dilsiz gibi, istidadında akıl ve idrakten yoksundur. İnsan ilahi vücudun aracı, hazretinin vekilidir. Akla hizmet edene dünya da hizmet eder, dünyaya hizmet edene dünya da engel çıkarır. Akıl nefse hâkim olmalı, nefis akla değil. Akıl da kalbin sesini dinlemelidir. Sürekli inkâr ağır yüktür insanı dibe çeker.

          Vahdet ehli, muvahhit, Hak ile kaim, ayakta olduğunun idrakindedir. Bu nedenle halka adaletli davranır ve adaleti emreder. Çünkü adalet vahdetin kesret âlemindeki gölgesidir. Muvahhit, vahdet-i zat ile kaim olunca gölgesi tüm eşya üzerine düşer. Tüm eşyaya eşit ve adaletli davranır, eşyanın hakikatini bilerek hareket eder. Eşyanın içine girer ama eşya onun kalbine girmez.

          Eşyayı sevip kalbine sokan, eşyaya tapan onunla sevinir, onunla üzülür, onunla ölür, eşyanın ateşinde yanar. Oysa hakikat ehli tüm doğayı amacına uygun kullanır, amacına ulaşmak için araç olarak görür. Bilinmeyi sevene ulaşma amacına ermek için doğanın üzerine yol çekilmiş haldedir. Bu yol Hakk’a giden sıratı müstakimdir. İlim yükü ile letafet kazanılır, boşluk, kabarcık halinde doğanın ve ateşinin üstünde kalınır.

          Yıldırım gökten yere parlak bir şekilde düşer. Hakikat ehli, muvahhit, ilmi idrakiyle fena bulur, arınır. Sonra, “beka ehlinden” Hakk’ın has kulları olarak, “nar-ı tabiat üzerine çekilmiş “Allah’ın sıratı müstakimi” gibidir. Hakikat ehli sırat üzerinden parlak yıldırım gibi geçer, yücelir. İnsan, ilahi sevgisiyle sevilmesi halinde zıt kutuplu elektrik yükleri gibi çekim gücü oluşur. Allah ile kaim olan muvahhit olarak, madde denizinin üzerinde kalır, eşyada sırat oluşturur. Arzdan arşa, seven sevilen olarak, karşıt yük ile sırattan yıldırım gibi geçer. Sıratı geçiş zamansızlıkta gerçekleşir.

          Yerde ve gökte, gizli olan büyük kıyametin ilmi; eşya, nefis, kalp, sır, ruh, hafa, gaybül gaybtan oluşan yedi makamın sırrı; yer ve göğün gizli hakikati; ceset ve ruh âlemlerinin ilmi Allah’ındır, Allah’a mahsustur. Zamana kıyasla büyük kıyamet zaman alıcı değildir. Kıyameti idrak eden onu zamanda değil zamansızlıkta idrak eder. Her şeye kadir olan, kudret sahibi olan, ehlinin ve has kullarının müşahede ettikleri gibi, zamansızlıkta ihya ve imhaya kadirdir.

          Fikir, teorik ve uygulamalı akıl, kuruntu ve hayal gibi ruhani ve nefsanî âlemlerde uçuşan kuşlara hiçbir şey etki edemez ancak Allah eder. Akıl ve fikir yürütmede kimsenin kontrol, kuvvet ve kudreti yoktur. Fikirlerin uçuşması herhangi bir maddeye bağlı değildir, eşya ile ilgili olsa da fikirler eşyaya dayanmaz. Benlik yapan, şirk koşan, müşrik resulün dediğini anlar, istidadının bu olduğunu bilir ama inkâr eder, neyi inkâr ettiğini bilir, eşyaya sığınır. Allah’a götüren ilmin yolunu şeytan bile kesemez, müşrik şeytana sığınmaz.

          İnsanın yetenekleri, melekeleri, melekler gibi kendine boyun eğmiş, tabi olmuş, secde etmiştir. Kalpte yer eden, kalbine dolan toprak, hava, su ve ateşten oluşan doğal bedensel güçlerin en lâtifi ateştir. Ateş ısısı nedeniyle diğerlerinin üstünde yer alır. Kalbin içinde ruha açılan fuad kapısının yakınında konumlanır. Üsttekiler alttakileri bilir, ateş de toprak, hava ve suyu bilir. Âdemin çamurdan yaratıldığını bildiği için secde etmediği söylenir. Akıl da ruhtan aldığını kalbe taşırken vehim, kuruntu şeytanı, aklı tam anlayamadığı için, onu bildiğini zanneder. Aklın hükmünü kabul etmeyerek ona tabi olmayı, secdeyi reddeder. Kuruntunun ruha lâyık olmadığı anlaşılınca “sen oradan düş, çık git” denilir. Şeytanın nefsanî güçlerden biri olduğu ruhani güçlerden olamadığı belirlenir. Böylece, Allah’ın ilmini elde etme yolunda olanların önüne geçmesine engel olunur. Kuruntu veya şeytan seyri sülûk üzerinde olanları engelleyemez, ancak gayrisine meyillilere yardımcı olur, eşyayı sevdirir.

          Allah bağışlayıcıdır deyip ön taraftan gelir ibadete engel olur. Arkadan yaklaşır kendisi ve ailesi için fakirlikten korkutup mal edinme peşinde fazlasıyla koşturur. Sağdan yaklaşır faziletli olduğuna, ilminin çokluğuna inandırıp gurur ve kibirle Allah’tan mahcup eder. Soldan yaklaşır çok çeşitli zevk ve safahata, lezzet ve şehvete düşürür. Şeytan böylece dört yönden de insana yaklaşabilir.

          Söz konusu dört taraftan yaklaşarak şeytan insanı nimetleri verene yaklaşmaktan, doğru yola girmekten alıkoyar. Böylece de şeytan tevhit cennetinden kovulmuş ve bir daha da dönememiş olur. (16 Nahl,75-77)

          16 Nahl, (Ve hüve âlâ sıratın müstakim) (Ayet 76) O muvah­hit, tevhit eden, fenadan, yokluktan sonra, «beka ehlinden» biri olarak, Hakkın has kulları, «ehli hakikat» için, «nar-ı tabiat» üzerine çekilmiş «Allah'ın sıratı müstakimi» üzerindedir. Hakikat ehli olanlar, parlak yıldırım gibi o sı­rat üzerinden geçerler. Sevilen “bilinme”, ancak, bilerek letafet kazananın, yükünü boşaltanın, doğa üzerinde oluşturduğu sırattan yıldırım gibi geçişiyle gerçekleşir.

          Kıyameti Kübra, büyük kıyamet, olarak bilinen zamanda, şeytan insanı anlayıp ona secde edip itaat eder. (7 Sad, 76)

          Habibim sen de ki “Benim lisanımla söyleyen Allah'tır.” (7 Sad, 86)

          Bilimsel verilere göre yıldırım ile atmosferde bulunan azot toprağa geçer ve böylece yıldırımın düşüp, çıktığı yerde toprağın verimliliği artar. Tabiat böylece bir kaybeder verimlilik kazanır, beşer giden Hak ile halka döner, sevilenleri yüceltir. Doğa bir dengeyi de böyle sağlar. Darısı başımıza!

 

23 Ocak 2015 Cuma

Tasavvuf Nedir?


            Tasavvuf Nedir?
      Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

            Tasavvuf ledün ilmine dayalı felsefî bir düşünce sistemidir. Düşünce enerji olduğu için, düşünce sistemi enerjiyi üretme, yöneltme, yönlendirme ve yönetme sistemidir. Felsefî oluşu yaşam enerjisinin belirli bir amaca yöneltilip yönetilmesidir. Amacın saptanmasından ulaşılmasına kadar ilgili her manaya ve maddeye hükmetmeyi kapsar. Girdilerin tümünü en uygun bir biçimde kullanarak bir ve tek olan amaca ulaşacak şekilde birleştirip bütünleştirir. Tasavvuf böylece bir tevhit ilmidir. Var olanları kesret, çokluk olarak ele alıp bir ve tek “var olan” haline, vahdete dönüştürüp idrak etmek tek amaçtır. Yaşanacak bir bilgi ve ilimdir.

            İnsanın çocukluktan gençliğe evirilmesi döneminde eğitim ve öğretim görmesi, yaşam koşulları göz önüne alındığında, kaçınılmazdır. Önce çevre koşullarına uyum gösterilmesi ve hayatta kalınması öğrenilir. Öğrenim süresince okuyup adam olması öğütlenir. Aynı dönem içinde bir taraftan da iyi bir insan olması için eğitilir. İnsan bir taraftan öğrenirken diğer taraftan eğitim alır. Sanki öğrenim insanın olmasına, eğitim ise iyi olmasına yarar. Akıllı ve bilgili olması insanın iyi ve yararlı olmasına, iyi bir insan olmasına yetmez. Tasavvufun gerekliliği burada devreye girer, öğrenim ilmi bilmeye tasavvuf ise ilme dayanarak kendini bilmeye yarar. İlmin kullanılmasında, ilimden yararlanılmasında felsefe gereklidir. İlim elde edilerek âlim, tasavvuf ile arif olunabilir. İkisinin bir insanda zirve yapması idealdir.

            En büyük âlimler, en büyük ilim insanları evrenin Büyük Patlama ile oluştuğunu ileri sürer. Bu kuramın yerini alan yeni bir kuram henüz genel kabul görmemektedir. Ayrıca Patlamadan önce ne vardı sorusunun cevabı hala “hiç” olmaktadır. Evren bir patlamanın sonucunda yoktan var olmuştur. Fizik ilminin son aşaması ise kuantum fiziğidir. Atom altı parçacıklarla ilgili kuantum fiziğinin temelinde halen Heisenberg Belirsizlik Prensibi bulunmaktadır. Bu ilkeye göre kısaca belirli bir ortam ve zamanda enerji yokluktan ortaya çıkabilir ve tekrar yok olabilir. Enerji kütleye dönüşebileceği için de yokluktan kütle de var olabilir, yok olabilir. Enerji ve kütlenin var olması ve yok olmasında geçerli olan belirsizliktir, belirli bir bilimsel kural yoktur. Madde için yokluğu ısıtma veya soğutma veya geçmesi gereken bir zaman bulunmaz. Büyük patlama için gereken insanın hayal edemeyeceği sıcaklık nereden gelir, bu sıcaklık nereye gider de soğuma gerçekleşir bilinmez ama bilimseldir.

            Kur’anı Kerim’de ilmin bugün bile belirsiz denilen bu alanına değinilmektedir. Kitapta “bir emirle halen bile oluşum halindeki evrenin ‘hadis olur, fani olur’ şeklinde olması istenmedi” denilir. (21.17). Kısaca, maddenin “var olur, yok olur” halinde bir oluşuma tabi olmadığı, belirli bir düzen üzere olduğu bildirilmektedir. Var olan evrenin eğlence olsun diye oluşmadığı, bir amaç için var olduğu, bildirilmektedir. Allah evreni ‘bilinmeyi sevdiği’ için yoktan var etmiştir. İlmin değinmediği “evvele” yer verilir ve bunu inkâr bilimsel olamaz.

            Evren sevgiden, sevgi içinde, sevdiği için vardır. Evrenin oluşumunun amacı Allah’ın bilinmesidir. Tasavvuf ehline göre kendini bilen Allah’ı bilir. Var olmasını bilen insan varlıkta kendisinin yokluğunu da idrak edebilir. Tasavvuf, ilim ile dini tevhit eder, bilim ayrı din ayrı değildir. Yoktan var oluş, varlıkta yokluk idrak edilir. İnsan idrak ile olgunlaşır, bilinçli yaşar.

6 Ocak 2015 Salı

Yokluk Varlıktadır

      Kitabı okumak için lütfen   Tıklayınız

               Yokluk Varlıktadır


            Yokluk ve varlık konuları bilim ve inanç açılarından farklı gibi görünür. Bir konuya bilimsel ve dinsel açılardan bakış, ilk akla geleceğin tersine, aynı sonuca götürür. “Bilinmeyi sevdiğim için ‘varlığın’ oluşumunu istedim” kutsal hadisi oluşumun bilimselliğine ve istenenin inanmak değil bilmek ve bilinmek olduğuna işaret edebilir. Bir şeyin bilinmesi onun ardındaki ilmin anlaşılması ile mümkün olur. Varlığı da E=MC2 gibi ardındaki bilimsel formüllerle anlayabiliriz. Varlığımızın temelinde sevginin oluşu da içimizden gelen sevginin kaynağına işaret eder. İnananın, cahilin, çalışmak, öğrenmek ve bilmek zorunluluğu vardır.

            “Büyük Patlamadan önce ne vardı?” sorusuna bilim insanları “hiç” cevabını verir.  “Hiçlikten enerji (veya kütle) ortaya çıkar sonra yok olur” kuantum fiziğinin temel ilkesidir. İnançsız bilim insanlarının çalışması bu noktadan ötesi, ya berisi? Enerji nereden gelir, elektronun ilk hareketinin kaynağı nedir, kütle neden ve nasıl oluşur? İlmin kaynağı nedir? Evrenin 14 milyar yaşında oluşu tesadüflerin olmadığının ve tasarımın kanıtı mıdır?

            ‘Âdem’, ‘ademiyet’; ‘yok’, ‘yokluk’ anlaşılmalı ki ‘var’, ‘varlık’ idrak edilsin. Allah’taki “yoklukta” “varlığın” halk edilişini anlayabilmek için varlığımızda, varoluşta “yokluğumuzun” idraki, nefis ile savaş gibi, esastır. Sonra ne olacaksının cevabı “hiç” ise o kişi “yok” olmaz. “Varlık da, yokluk da Allah’tadır, Allah’ındır” demenin makbulü cahilin inancı değil bilenin idrakidir. Bu idrake ermek için inanana çalışmak, öğrenmek, bilmek farzdır. İlim müminin yitik malıdır arayıp bulmalıdır. Işığın bu hızla hareketi ışığın “Allah’tan kaçışı mı, Allah’a koşuşu mudur?” olduğunu ispat etmek inançlıya farzdır. Belki de O’ndan, O’nda, O’nun ile O’na.

            “Hiçbir şey yok iken O vardı, O her şeyin evveli ve ahiri, sonu, batını ve zahiridir, Allah ‘yok’tan var eden, ‘var olan’dır, ‘Gayri’si yoktur ki İlâh olsun, şirk olsun.” (2.115, 116).

            Bilim insanları çok haklıdır. Enerji varsa ilmin kuralları geçerlidir. İnanç ve Kitaplar bir adım daha ileri gidip ‘enerji ilmin görünür halidir, ilimden ibaret olan ruhun sahibi vardır’ der (16.2). Tarafsız biri için en makul ve mantıklı olan şey, aksi ispat edilinceye kadar, elçi ve kitapların ilmini öğrenmektir. Yokluk ve varlık Allah’tadır. “O vardır, gayrisi yoktur” ayetini ve “yokluk” kavramını anlamak için önce kendimizin “yokluğunu” idrak edebilmemiz gerekir.

            Gençliğimizde “ben” deriz “bencillik” yaparız. Olgunlaştıkça her şeyin bize verilmiş olduğunu anlarız. ‘Akıl bize verilen en büyük nimettir’ deriz. Maddî âlemin temeli enerjidir. Enerji de bize verilmiş bir nimettir. Enerji, itim ve çekim güçleri vardır ve gerçektir, her şey bunların üzerine inşa edilir. Biz enerjiden oluşuruz ama enerjiye sahip olamayız. ‘Enerji bizimdir, biz ona sahibiz, onun sahibi biziz’ denemez. Enerjinin halden hale, hızdan kütleye dönüşümünün ardında ilim vardır.  Bilgiler bizimdir ama ilmin de bize ait olduğu söylenemez. Fizik profesörü olsak da fizik ilminin sahibi değiliz. Hiçlikten enerjiyi çekip çıkaran, ışığa ve sese hız veren biz değilizdir. Özelliklerini tespit ederiz o kadar. Ses ve ışığın hızının kaynağına göre değişmemesi, çocuk ıslığı ile bomba sesinin, mum ile güneş ışığının aynı hızda olması ilginç gelir. Enerjinin de ilmin de sahibi olmadığımızı, böylece, Kutsal mesajların doğruluğunu, idrak edebiliriz. Hiçten gelenin itilip çekilerek, heplikte, hiçliğe koştuğunu ispat etmeliyiz.

            Âdemin de âlemin de oluştuğu enerji ve ilim “bizim değil” idraki kolay, “bizim olan nedir, neye sahibiz?” sorularını cevaplamak zor. Enerji ilmin görünür halidir, aslında enerji ilimden oluşan ilk “şey”dir kavramlarını anlamak zor. İlim ve enerji kavramlarının idraki bazı ayetleri anlamamıza yardımcı olur. “Âdem, Vücutta o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcut yoktur ki, ibadet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf âdemdir, yokluktur, bu sebepten şirk, ancak O'na cahil olmaktan neşet eder, kaynaklanır.” (2.163) Allah tek var olandır. Allahsız yazılım veya donanım olmadığı için gerçek şirk mümkün değildir. Şirk edildiği zan edilir. Allah bilinmediği için şirk zandır.

            Bireysel ‘benlik’, ‘sahiplik’ ve ‘ayrıca var olduğumuza’ ait yanılgı ilim ve enerjinin idraki ve inanç ile ortadan kalkar. Yalnız Allah “var olandır” idrakiyle, inanç sayesinde, Âdem ademiyete dönüşür. İlim, akıl ve enerjinin ‘verilmiş’ olmasıyla, bilim sayesinde, ‘aslında yokluğumuzu’ idrak ederiz. Her iki açıdan da kendi “varlığımızın yokluğunu” idrak edebiliriz. Böylece, yokluğu “varlığımızda”, var zannettiğimiz “şey”de, “yokluğumuzu” bulmuş oluruz.

 

25 Aralık 2014 Perşembe

Fatiha'nın Gizemi

      Kitabı okumak için lütfen   Tıklayınız

FATİHA’nın GİZEMİ

 
          Bir insanın olgunlaşma süreci ile dinler tarihi paraleldir. Önce bedensel gelişme önem kazanır. Manevi veya ruhsal gelişim sonraya kalır. Hz. İbrahim ile gelen tevhit anlayışının açıklanması üç kitabî din ile üç aşamada tamamlanır. Dinlerin veya bireysel olgunlaşmanın özüne inebilen kişiler üç aşamayı da hayata geçirebilir. Fatiha, başlangıç, suresinin Kur’an’ın özü olması anlamlıdır.  Kitap önce İslam’a sonra mü’minliğe sonunda mi’raca çağrıdır. Dua Müslüman olmak için değil Müslüman olunduğu için okunur.

         

          Hitabın muhatabı olan “düşünen akıl sahibi olgun insan” Hz. İbrahim’in tevhit babası olduğunu bilir. Bugün bile kulağa gelen hikâye ve efsanelerin gizemi tam olarak çözülmüş denemez. Büyük bir ateşin içine atılan insanın yanmaması, karıncanın su taşıması kadar gizemini korur. Hele oğlunu kurban etmesi olayı ayrı bir efsanedir. Bir rivayete göre ardından gelen üç semavi din,  gökten indirilen üç kitap ve görevli elçiler tarafından uzun yıllar boyunca halka açıklanmaya çalışılan aynı, bir ve tek mesaj ile ilgilidir denebilir.

 

          Hz. Musa ile gelen mesaj elle tutulur, gözle görülür, somut mucizelere dayanır. Allah ile konuşması ve O’nu görmek istemesi iyi bilinir. Dünyevî yaşamı düzenleyen emirler bugün de geçerlidir. Bireysel gelişimin ilk döneminde herkes Allah’ı görmek ister. Hz. Musa’dan sonra, Allah’ın görünür olduğu, zahiren, dıştan, varlığı ve birliği, vahdetin kesrette ortaya çıktığı, “gayri”nin olmadığı, “lâ ilahe illallah” diyerek çekilen tespihten anlaşılır.

 

          Hz. İsa’dan sonra, olgun insan, Allah’a bâtınen, içten, kalben ve ruhen ulaşılabileceğini anlar. Esas olanın kesrette görünenin değil vahdetin, ruhanî krallığın gökte olduğunu da idrak eder. Allah’a kavuşmanın göğe çekilmekle olabileceği düşünülse de dönüş için beklemek gerekebilir. Mi’raç hadisesi yarım kalmış denebilir. Oysa namaz mü’minin miracıdır.

 

            Beden ve ruh sağlığından emin olan kişi, kalbinin ruhun nuru ile dolmasına, böylece kalbinin gayriden arınmasına çalışacaktır. Allah’ın bir  “abd”i, kulu, kısaca “Abdullah”, ilminden emin ise uygulamaya geçmek ister. Bu durum resulün baba adının Abdullah annesinin Âmine hatun olmasını hatırlatır. Âmin diyerek ilminden emin olanın, Hakkın hem batın hem de zahiren müşahede edilebileceğini idrak eden birisinin, yapabileceği bir şey daha vardır, o da bu duadır. Bu sure ile olgunluğu, idraki doruğa ulaşır, Kur’an okuyabilir.

 

          Fatiha suresini okumak, “Hz. İbrahim’in tevhidini öğrenmiş, kesret ve vahdeti bilen, Müslüman birisi olarak tefekkür edip, idrak öncesi ‘doğru olarak bildiklerimin tümü yanlışmış, gaflet ve dalalet içinde bulunduğumun idrakine vardım’ deyip tam teslimiyetle Mü’min olmaktır” denebilir. Bu sure Mü’minin mi’racı için indirilen Kur’an’ın girişidir. Besmele çekmeden Kitap okunmaz, bu dua da hakkıyla besmele çekebilmek içindir. Besmelenin “ba”sının altındaki nokta “ben” noktasıdır, dua sondan başa doğru, ben diye başlar “O” diye biter. Ben varım diyen anlar ki yanılmış, seninle varım derken yalnız sen varsın der. Kendini bilen kişinin ikilik ve bencilliğinin “nokta”laştığından emin olduğu haldir. Surenin anlamlı giriş yeri de “Allah’ın kulluğundan emin olma” halidir. Böyle bir hal içine giren kişi halini kulu olduğu Allah’a arz etmek isteyecektir.

 

ABDULLAH - ÂMİN;

          Babası Abdullah annesi Âmine olan Resulullah Allah’ın ‘âmin’ diyen bir kuludur. Fatiha suresi okunduktan sonra bu idrak ile Allah’ın kulu olan herkes âmin der. Sureyi gerçek bir Müslüman olduktan sonra yüzünden okuma amacıyla duanın anlamını öğrenmeye surenin öbür ucundan başlamak yararlı olabilir. Hatta anlamının idrakine varmış olarak besmele çekmek de güzeldir.

 

VELEDDALİN,

          Kulun olarak istediğim sadece Nasaranın, Hıristiyanların nurani, ruhani inançlarla perdeli olanların yolu değil. Gizli şeylerle kalanların, bizim krallığımız yerde değil göklerdedir diyenlerin, manastırlara çekilip, örtünüp, ruhban sınıfına evlenmeyi bile yasaklayanların yolu değil. Nimeti rahimiye, özel nimetlerle yetinen, böylece, nimeti rahmaniyeden mahcup, genel, zahiri, dünyevi nimetlerden mahrum; Hakk’ın zahirriyetinden, görünür oluşundan habersiz, her şeyde cemali mahbubun şuhudundan, sevgilinin güzel yüzünü görmekten mahrum olanların yolu değil.

 

GAYRİLMAĞDUBİ ALEYHİM,

          Yahudiler gibi zahirde kalanların, nimet-i rahmaniye, rahmani, genel nimetler ve niam-ı cismani, bedeni nimetlerle yetinip duygusal, kalbi, manevi, ruhani ve akılcı zevklerden mahrum olmadan.

 

 

7. SIRATALLEZİNE EN’AMTE ALEYHİM,

          Hem özel hem de genel nimetler verilen, evvel, ahir, batın ve zahiren Hakkı şuhud edip, baki yüzünü müşahede edip, fani gölgesel varlıklarından yok olan nebi, sadık ve şahit olanların, evliyanın, kâmil insanların doğru yolunda,

 

6. İHDİNASSIRATELMÜSTEKİM,

          Hidayet üzere sabit ve vahdet yolunda, marifet, muhabbet ve Hakk’ın zatının hidayeti olan yolda olmamı sağla. En doğru yol benden sana gidendir. Yalnız doğru yolda olmama değil sana ulaşmama da yardımcı ol, idrakimi artır.

 

5. İYYAKE NA’BÜDÜ VE İYYAKE NESTEİN,

          Kavlen ve fiilen, söz ve eylemlerimle sana hitap eder, ibadeti sana tahsis eder, yardımı senden talep eder, seninle sana ibadet ederim. Bu huzur hallerimde bütün hareket ediş ve duruşlarımda seninle sana ibadet ederek daim namazda olurum. Her vecih üzere ve her vecihten, cepheden, yüzden cemalini müşahede eylediğimden daim muhabbet lisanı ile olurum.

 

4. MALİKİ YEVMİDDİN,

          Kuvvet ve kudretin yalnız sana ait olduğunu, kullarına kelâmında sıfat ile tecelli edenin sen olduğunu, hamdın mutlak ve mahiyetinin senin zatına mahsus olduğunu bilirim. Kul fani nimetlerden tecrit olduğunda baki nimetlerin verileceğini, kul efalinden sıyrıldığında Hakk’ın efalinin tecelli edeceğini, sıfatından mahv olduğunda karşılığında Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanacağını idrak eder, böylece, kulluğu fena bulur ve Hakk’ın vücudu bağışlanarak, zatiyle baki kılınır, seni seninle yaşar. Senden gelinir, seninle sana ibadet edilir, zikredilir, şükredilir, seninle sana gidilir.

2-3. ELHAMDÜ LİLLAHİ RABBİLALEMİN, ERRAHMANİRRAHİM,

          Bilfiil hal diliyle hamt, eşyada amaçların gerçekleştirilmesi, kemallerinin zuhuru, ortaya çıkışıdır. Bütün mevcudat kemallerini, olgunluğunu kuvveden fiile çıkararak, potansiyelini kinetiğe çevirerek tespih ve hamt eder.  Eşyanın tespihi ve tenzihi O’nun vahdaniyetine, birliğine delaletidir, delil oluşturmasıdır. Hamt ve sena, övme ve şükrün bildirilmesi, errahman, sıhhat ve rızık gibi zahiri ve genel nimetlerin, errahim, ilim ve marifet gibi Bâtıni nimetlerin karşılığı olarak, âlemin rabbi olan ulu zata aittir. İnsanın kendini bilip olgunlaştırması amacını gerçekleştirmesidir böylece O’nu övmüş ve zikretmiş olur, varlığına ve birliğine delil oluşturmuş olur. Hamt ve sena rahman ve rahim âlemin rabbi olan sana aittir.

 

1. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM,

          Böylece, herkese genel ve kişiye özel rahmeti kapsayan, varoluşun tümünün kendisinde ortaya çıktığının idrakinde olan, zatın tecellisini idrak edip vahdette fani olan, kâmil insan suretiyle başlar ve okurum.

 (A. Kaşani'nin te'vilinden)

Besmeleden önce var ama sonra yok isem,

Besmelesiz iş olmaz, Besmeleyle hiç olmaz!

 

 

12 Aralık 2014 Cuma

Kendini Bilme Sanatı

      Kitabı okumak için lütfen   Tıklayınız

            Kendini Bilme Sanatı
          Kendini bilme gayreti içinde olanlar iç ve dış ortamlarını anlamaya çalışır. “İçi ve dışı bir olma” deyimi buradan gelebilir. Nasıl ki dış âlemde her şey farklı eşyadan oluşuyor ise iç âlemde de dışarıdaki her şeye karşılık bir iç duygu, organ vardır. İçyapı da piramidal veya hiyerarşiktir. En tepede mana, yazılım, ilim veya ruh en altta madde, donanım veya beden denebilir. Bir para nasıl yazı ve turadan oluşursa insan da beden ve ruhtan oluşur diyebiliriz. Kendimizi bilmemiz için dış görünüşümüzden başlayıp içimizde oluşan, gelişen, fırtınalara, coşkulara, tepkilere, gazap ve şehvet duygularına tüm sonuçlarıyla anlam verebilmemiz gerek. İç ve dış âlemi bilme amacına ulaşılmalıdır.
          Dik dururuz, duramayıncaya kadar. Güvenlik nedeniyle uyanık kalmaya çalışırız, uykusuzluktan ölünceye kadar. Yakın çevremizi oluştururuz koruyup kollayarak, sonra korunup kollanmak ihtiyacında olabiliriz ve sığınırız. Sığınıncaya kadar, çevremize sığınak oluruz. Bu özelliğimizi bilinçli olarak kendi üzerimizde keşfetmeden önce bu özelliğe sahibizdir. Nereden geldiğini bilmeden önce bu özellik, bu sıfat bizde vardır. Örneğin, koruyucu ve kollayıcı sıfatı bizde vardır ve bu sıfatın bizde var olduğunu bilince “yaradılışımızdan gelen bir özelliktir bu” diyebiliriz. Benliğimiz oluşmadan önce var olan özelliğe sahip çıkmak bencillik olur. Böyle bir bilinç ise kendimizi bilmek veya kendimizi keşfetmek anlamına gelebilir. Hiç bilinmeseydi önce biz bilirdik. Çok sonra öğreniriz veya hiç konduramayız “rahman ve rahim” deyimi bu demekmiş. Böyle var olduğumuz için bu kadar bilir, bilinir, bilinçliyizdir. Kendini bilen insandır, bilmeyen henüz bilmekte, olgunlaşmaktadır.  
          Dış görünüşümüz bir beden ve bir kişidir. Analiz etmeye başlayınca, baş, beden, kol ve bacaklar gibi binlerce ayrı isim altında organ sayılabilir. İç âlemimizde de kalp, vicdan, utanma, arlanma, gazap, şehvet, korku, cesaret, merhamet gibi birbirini bütünleyen veya yerine göre birbirinin karşıtı çok sayıda duygu ve algıyı sayabiliriz. Özetlersek, insan ruhani sezgiler, kalbi algılar, nefsanî duygular altında toplanabilir. Çocuk, genç, olgun insan deyince de belirli bir düzeyde insanca düşünce ve davranış kalitesi beklenir. Bu kaliteye akıl ile ulaşılabilir. Akıl bilgiye, bilgi kalbe, kalp ruha erer. Bildikten sonra “ben mi bilmek istedim, bilinen mi bilinmek istedi?” sorusunun cevabı düşünerek verilmelidir. Damla deryayı mı bildi, yoksa derya mı damladan bilindi?
          İnsan suresi insanı ve amacını anlatır. Hitap akıllı, bilen, ilmini uygulayan, olgun insanadır. Olgun insanın yücelişini gerçekleştirmesi beklenir. Ayetler akılsızca ele alındığında yücelme merdiveninin basamakları elde kalır, çıkılamaz. Taşocağından alınan ham taşlarla sevgi mabedi inşa edilemez. Ebu cehil deyince, akılsızca, adamın teki akla geliyorsa kendi cehalet kuyusu doldurulamaz. Nefsin emrinde olan akıl ile elde edilen ilahi bilgiler, kalpte yer etmesi ve yeşermesi yerine, doğrudan nefse iletilirse, bedensel bahçenin sulanmasında kullanılırsa, yalnız gururu güçlendirir. Nefis “ne de güzel bilgilere sahibim ben” diye gururlanır. Oysa bilginin sahibi nefs olamaz. Kalbe bilgilerin akıl aracılığı ile ilimden, ruhtan geldiği düşünülebilir. Tüm iş ve eylemlerimizin insan kişiliğimizde veya insanlıkta gizli kişilikten kaynaklandığı idrak edilebilir. Fiillerimiz, koruyucu ve kollayıcı gibi sıfatlarımızı ortaya çıkarır ancak fiil ve sıfatlarımız kişiliğimizden kaynaklanır. Bilip uyguladıkça kişiliğimiz bilinir.
          Bilgi bulanın değildir. Bilginin bilinmesi gereken bir kaynağı vardır. Bu kaynak var olan, tüm varlık âlemidir ve bilginin bilinçsizce kullanımı insanın kendine zarar verebilir. “Emme basma tulumbasının kaçan suyunu tamamlayalım” denilerek verilen bilgileri özümlemeden kullanmaya çalışmak da gururu besleyebilir. Tulumbanın özündeki kapakçık açılmadan, dökme su tulumbanın özüne ulaşmadan, yararlı olamaz. Dökülen su ile bahçe sulanmaya çalışılırsa yetersiz kalır. Birisinden alınan bilgi özümlenmezse ne akılda kalır ne de yararlı olur. “Bu bilgiler güzel bilgiler, ben bu bilgileri yeri gelir başkalarına satarım ve puan kazanırım” denirse olmaz. Yeri gelince tam olarak hatırlanmaz, eksik ve yanlış hatırlanması veya yanlış kullanımı kişiye zarar verebilir. Dökme su ile değirmen dönmez. Ayetler bilgiye, bilgi ilme, ilim kaynağa götürmelidir.
          İnsanın hayatında, henüz insanlar arasında yer almadığı, çocukluk ve gençlik gibi devirler, dönemler vardır. İnsanın nefsine uyduğu, maddi çıkarları peşinde koştuğu, henüz manevi ve ruhani değerlere önem vermediği bir gençlik çağı olur. Gayb âleminde olan veya şahadet âleminde bulunanlar henüz yetişme ve gelişme döneminde olan gençlere, olgun insan olarak görmedikleri için, aralarında yer vermeyebilirler. Nefsanî beslenme için kullanılan akıl ile ancak niceliksel doyuma ulaşılır. Bu gidişin sonu yoktur. Gururun alçak gönle, aç gözlülüğün kanaate dönüşmesi aklın elde ettiği bilgilerin kalpte yer etmesine ve yeşermesine bağlıdır. Ruhani bilgiler kalpte mayalanmalı ve kalp deryası maya tutmalıdır. Derya bilgisi nefis gölünde kullanılırsa maya gölde ziyan olur.
          Kalp kapakçığının zamanında açılıp kapanmasıyla kalp beslenir. Güçlü kalp nefsanî duyguların da hem niteliksel hem de niceliksel doyumunu sağlar. Ruhtan akıl yolu ile alınan bilgiler hemen nefsin kullanımına sunulmamalı, derin düşünme ve tefekküre götürmeli. Bilgi ile daha çok ve daha güzel bilgiler elde edilmeli. Tulumba dipten tatlı su çıkarmalı. İnsan küpünün suyunu kullanıma sunmak yerine kendi küpünün dibini delip deryaya oturtmalı. Böylece, insan düşünmez, düşünce ona gelir!
          Kutsal mesajlar üzerinde tefekkür edilirse yararlı olur. Mesajın gelişi ve kişiye erişi efaldir, fiildir, “güzel” bulunur da sıfat kazanırsa, üzerinde tefekkür edilirse zata erdirir. “Biz o insanı deliller ile hak yoluna hidayet ettik, yönelttik. İnsani duygular ile donatıp uygun koşullarda en uygun davranışlarda bulunması için gereken bilgi, beceri ve nimetleri verdik. İnsanlardan bir kısmı nimetler sayesinde nimetleri verene kavuşmak isteyip şükretti ve yönelttiğimiz yönde ilerledi. Diğerleri sadece nimetleri aldı ve onları gördü ama nimetleri vereni aramadı, kavuşmak istemedi. Biz hepsini görsel ve akılcı delillerle doğru yola yönelttik. Kimseyi kayırmadık, kimseye ayrımcılık yapmadık, hepsine eşit mesafede kalıp eşit davrandık. Biz nimetlerle hicaplaşan, perdelenen mahcuplara, nimetleri görünce vereni düşünmeyenlere, düşünüp unutanlara, istediklerini ve hak ettiklerini verdik.”
           Yalnız daha çok nimet isteyene verilen nimetler fıtratlarındaki gerçek amaçlarından uzaklaştıracak “mahrumiyet ateşine” dönüşür. Hakikate ermeye mahrum olur, “aynı ayetler ve nimetler başkasını erdiriyor ben niye hakikate eremiyorum” ateşi insanı yakar. Nimetler arasındaki sevdiklerine daha da bağlanmaları “cisimlere eğilim ve muhabbet zincirlerini” oluşturur. Nimetlere daha da sıkı bağlanır, bu zincirleri kırmak güçleşir, su testisi suyolunda kırılır. Nimetlere ilişkin istekler, hakikate erme muratlarını talep etmekte, “hareketlerini kısıtlayıcı bukağılara” dönüşür. Boyunlardaki bukağılar geriye bakmayı, nimetleri vereni görmeyi, hakikate özlem duymayı bile güçleştirebilir.
          Yalnız nimetlere dalmak ve nimetlerde kalmak, Hak ve hakikate ulaşmaya çalışmamak, “fıtratlarında yer alan hakikate erme doğal haklarını men edici ateşlere” dönüşür. Ateş, ardında kalan hakikate ulaşmaya engel olur. “Biz isteyene istediklerini hak ettikleri kadar verdik” deniyor. Yalnız nimet isteyene yalnız nimet verdik ama bu nimetler zamanla onlara “ateş”, bukağı” ve “zincir” olmakta. Çünkü nimet isteme onların karakterleri olur ve kaderlerini oluşturur. “Zaman içinde artık nimetin nereden geldiğini bile hiç düşünmez olurlar” deniyor. Makineler mekanik hareketleriyle kendilerini gerçekleştiremez.
          “Her şeyin O’ndan gelip O’na gittiğini anlayıp, her fiilin failinin Hak olduğunu idrak edip, efal hicabından kurtulanlar doğru yoldadır. Bu kişilere ‘ebrar’ denir. Fiillerinin aslında kendilerine fıtratlarında verilen sıfatların ortaya çıkışı olduğunu idrak edenlerdir. Özü sözü doğru, hamiyetli, sadık ve iyi niyetli, Allah’ı seven kişilerdir. Mevsuf olanın Hak olduğunu henüz idrak edemeseler de ayn-i zata yönelmeleri nedeniyle arada, ancak doğru yoldadırlar. Sıfat kâsesinden şarap içenlerin muhabbetinin lezzeti kâfur ile karışıktır. Zat muhabbeti, yakın serinliği, nuriyet beyazlığı ve şevk hararetiyle yanmış kalbe ferahlık veren ve kalbi güçlendiren kâfurun kaynağıdır. Kâfur kalbi serinletir, ferahlık verir ve aklama, temizleme ve arıtma özelliği vardır.”
          İnsan odur ki her şey kendisine yeniden keşfedercesine aşikâr olur. Kendine verilen sıfatlar, melek ve yeteneklerle bireysel insanlığını keşfeder. Kendisi benlik ve bencilliğinden arınır, teslim olup sığınır. Kendisinin genel insanlığın bir uygulaması olduğunu idrak eder. Örneğin, koruma kollama sıfatının kendisine verilmiş olduğunun idrakindedir. Nefsin tatmininde bilginin önemini anlar. Bilgi sayesinde akıl ve kalbin keşfine ulaşır. Sezgi ve basiret ile de ilmin kaynağı ve sahibine ulaşır. Uykusuzluk nedeniyle gaflet uykusundan uyanıp güvenle çevreye sığınıp uyur. İç ve dış âleminin bir ve tek olduğunu anlar. Her şeyin ilim olduğunu, ilmin bir değişik uygulaması olduğunu bilir. Eşya hakikat güneşinin gurup ettiği yerdir. Latif kesif olarak görünür. Diğer bir anlatımla, henüz Tanrı bilinmeseydi kendisi bilir ve sığınırdı, sonra idrak ederdi ki kendisi rahimden doğmuş ve O zaten var olandır!
          “Kâfur, muhabbetleri sıfata olmayıp aynı zata mahsus olan vahdeti zatiye ehlinden Allah’ın sevdiği kullarının sade ve saf olarak içtikleri kaynaktır. Bir şeyi güzel bulmasının, beğenmesinin kaynağını keşfeder. Keşifleri sayesinde kaynağa yücelir. Sevilen kullar kahır, lütuf, arkadaş, sertlik, kabalık, bela, şiddet, bolluk, darlık arasını fark etmezler. Onların muhabbetleri zıtlar ve benzerlerin lezzetlerinde, nimetleri anış ve övüşlerinde, rahmet ve zahmette uzayıp sürer gider. Amma ebrar, rahimi, rahmet edeni, mün'imi, nimet vereni, yedirip içireni, lâtifi sevdikleri için kahhar, müntekım, mübelli, tebliğ eden, isimlerinin tecellisi zama­nında muhabbet ve lezzetleri, hali üzere baki kalmaz. Yedirip içereni sevenler sevdiklerinin kahhar, kahredici de olabileceğini yadırgayabilirler. Kahrı lütuf görebilmek, kahra boyun eğebilmek ve rıza göstermek, yokluk, yoksulluk ile övünebilmek zor olabilir.  Belki tecel­liyi kerih, fena, çirkin, bile görürler.” Benliklerden bencilliklerin kahrı, kalkışı zordur.
          Anneye anneliği verilmiştir. Anne çocuğuna, kendisine sonra bakması gibi bir menfaat için bakmaz. Koruma kollama sıfatının kaynağı zatıdır, annelik kişiliğidir. Bu kişiliğini sever ve onu, bu kişiliğini, muhabbetle karşılar. Muhabbeti nedeniyle sevilir, sevilen kul olarak kahır ve lütuf, bolluk ve darlık, rahmet ve zahmet onun için fark etmez, çocuğu için varlığını ortaya koymaktan kaçınmaz. Anne, annelik sıfatının annelik kişiliğinden kaynaklandığını idrak ettiği için çocuğuna duyduğu muhabbet sayesinde kâfur içmiş gibidir. Kâfur gibi annenin kalbini arındırır, benlik ve bencillik bırakmaz. Anne, anneliği öğrenerek, yalnız ilmen bilseydi, ebrar olsaydı, annelik kişiliği içinde kendini feda etme tecellisini kerih görebilirdi.
          İnsan ne olabilecekse olmalıdır. Potansiyelini ortaya çıkarmalı, kendini gerçekleştirmelidir. Yeterince olgunlaşanlar, su terazisindeki kabarcık misali, eşyanın doruğunda yer alıp, yıldırımın düşmesi gibi yücelmeyi bekler. Beklerken gösterdikleri azim “evet” demeleri ve “söz verme” niteliğindedir. Ayetlere verdikleri kulak delinir. Delikten içeri kar suyu kaçar. Giren bilgiler gönülde mayalanır. Y.N. Öztürk, (76.7): “Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler”. O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirirler. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış, akılla donatılmış oldukları için önce âlim, sonra kâmil insan, arif olurlar.
          O’nu seven mali menfaatlerden sıyrılır ve nefislerini özellikle kıskançlık rezaletinden arındırır. Çünkü mal sevgisi perdelerin en kalınıdır. Bu nedenle esirgemez verirler, miskin, yetim ve esirler gibi başkalarını kendi nefislerine tercih etme sıfatıyla sıfatlanırlar. Yani, nefislerini cehaletten arındırıp temizleyerek, ruhani hüküm ve şeriat yemeğini, Allah muhabbetiyle birlikte, beden toprağında yaşamaya mahkûm yoksul miskine yedirir. Hakiki babası olan kutsal ruhun terbiyesinden kesilmiş durumda olan yetimi doyurur. Doğanın esiri ve nefsanî sıfatların kabrinde hapis olan esire verir. Kısaca kalplerine, veledi kalplerine yedirir, doyurur ve verir. Yeni doğan kalplerini beslerler. Yok bilinen, kıymeti bilinmeyen kalp beslenir. Nefis, veledi olan kalbi sıfatlarla besler. Kalp sıfat kazandıkça nefsin eylemleri değişir. Kalbin doğuşu ile nefis anne olur. Kalbin ruhtan alınan ilim sütüyle ve irfan balıyla beslenmesi anneyi kendini feda etmeye kadar götürebilir.
          Dışarıdan verilen bilgiler sayesinde kalpten öğrenmeyi öğrenen olgun insan kalbini besler. Kalp kapakçığı yerinde ve zamanında açılıp kapanır, bilginin kaynağının ruhu olduğunu keşfeder. Yem ile balık tutar gibi bilgiler üzerinde tefekkür ederek yeni bilgiler elde eder. Kalbin ruha açılan kapakçığından elde edilen ilk bilgiler aynı kaynaktan yeni bilgi elde etme amacıyla kullanılması yeni keşiflere yol açar. Keşfetmeyi zevk ederek yeni bilgiler elde edilmesi konuya duyulan muhabbeti artırır. Muhabbetin verdiği sıcaklık mayanın tutmasında yardımcı olur. Kalbe dolan bilgiler ruha açılan kapının açık kalmasına kadar sürdürülebilir. Her kalp kişinin yeni doğan bebeğidir, veledi kalbidir. Muhabbeti nedeniyle kalbini beslemekten zevk alır.
          “Beslerken karşılık beklemez, Allah rızası için doyururlar. Ebrar, efal hicabından kurtulup sıfata geçmek üzere oldukları için, yaptıkları ile hayır ve sevap değil Allah rızasını isterler. Zira vecih, sıfatla beraber zattan ibarettir. Ebrar, Allah’ın gazap ve kahır tecellisinden korktuğu için, Allah’ın rıza ve lütuf tecellisi ile nimetleşir. Onlar, sıfat nurları içinde, efal cennetlerinde nefsanî lezzetlere ve şeytani ziynetlere karşı sabretmeleri nedeniyle, zat cenneti ve ilahi sıfatları idrak ile ödüllendirilirler. İlahi sıfatlarla sıfatlanmış oldukları için, bağış olunan ve ihsan edilen zat ve sıfat tevhidi yemişlerinin salkımları onlar için aşağı sarkıtılmıştır, ne zaman isterlerse o yemişleri toplar, tadar ve zevk ederler. Keşfetmeyi zevk edenler yeni keşiflerin tadına varmak için tefekkür etmek istediklerinde daha az bir gayretle yeni keşifte bulunur, salkımlar aşağı sarkıtılmıştır.”
          Gözlem ve analizler yaparak doğadan elde edilen bilgiler sayesinde, onları değerlendirerek, yeni bilgiler elde etmek sezgiyle olabilir. Yeni bir buluş yapmak mevcut bilgilerin değerlendirilmesini gerektirir. Akıl sayesinde ulaşılan bilgiler sezgi ile değerlendirilir. Akıl ile akluhikmete, sezgi ile de hakikate ulaşılabilir. Bilgiler sayesinde bilginin kaynağı ilme ulaşmak sezgiseldir. Kalbin sezgi ile ilmin kaynağına ulaşması ve yeni bilgiler elde etmesi kalbi besler. Beslenen kalp için yemiş salkımları aşağı sarkıtılmış olur, yeni bilgilere daha kolay ulaşabilir. Doğal bilgiler aklı kalbe, kalbi de ilmin kaynağına, ruha götürür. Kişi kalbi için kişiliğini feda edebilir, kendini ilme adayabilir, kalp ruha yücelir.
          Kalbin ilahi sıfatlarla sıfatlanmış olması ve sıfatların en güzel suretler halinde ortaya çıkması, çeşitli kaplarda görünmesi şeklinde olur. Kalpte kaplar içinde ortaya çıkan bu sıfatların gümüş kaplar, küpler ve sırça görünmesi arka plandaki zat nurunun parlamasındandır. Kalbe sırça teşbihi de buradan gelir. Kalbin sırça şeffaflığında, gümüş beyazlığında ve berraklığında oluşu ardındaki zat nurundandır. Onlar istedikleri içkileri istidatlarının gerektirdiği ve susadıkları kadar o kaplardan içebilirler. İlim sütü ve idrak balı ile beslene kalp şarap yapabilir. Salkımlardan elde edilen bilgi daneleri üzüm gibi yenir, suyu çıkarılıp özümlenir, kalpte mayalanan ilimden şarap oluşur. O’nu sevenlerin muhabbeti, kâfur gibi arındırıp bencillikten geçirir, sarhoş eder.
          “Onlara o cennette iştah açıcı lezzet veren zencefil karışımlı bir kadehten içirilir. Ulaştıkları yer geldikleri yerden daha iyi olduğu için daha ileri gitme arzuları olmayabilir. Sıfatları seyretme arzuları olduğundan, sıfatları tek tek seyretmeyi yeterli bulabilir, sıfatların tümüne kavuşmalarını imkânsız görebilirler. Vuslat yolundaki âşık yolcular aşklarının hararetinden hiç bir zevk ile kıyaslanamayacak zevk içindedirler. Onlara sıfat iyiliğinden saf ve benlik zuhuru pisliğinden pak hakiki bir aşk şarabı olan zat muhabbetinin lezzetli şarabı içirilir. Sözü edilen cennet, kaplar, huriler ve şarap sizin sıfat tecelliyatının hakkı ile kıyamınızdan dolayı size mükâfat olmuştur.”
          “Gayrımız değil biz zatımızla sana Kur’an’ı tenzil eyledik. Benlik ve bakiyenin zuhuru belası ile beraber fena makamında ehadiyet zatının tecellisine sabret. Hukuku ile kıyam ve olgunluğunu göstererek Rab’bini, ilahi nurun doğuşu ve gurubu zamanlarında, zikret. İstemeseydim isteyemezlerdi, Ben onları dilerim ki onlar beni dilerler!   Perdelenmeleri nedeniyle rahmetinden haz ve nasiplerini eksiltenlere elem verir.” (Alıntılar 76 İnsan Suresi’indendir)
          Genellikle güzel sanatlar alanındaki eserler karşısında, yeteneklerin Allah vergisi olduğu söylenir. Kendini bilme de bu açıdan sanat olsa gerek. Örneğin, “koruma kollama” sıfatının benlik oluşmadan önce kendisinde var olduğunu sezmek, fıtratından geldiğini bilmek, Allah’tan olduğunu idrak etmek, Allah vergisi olsa gerek. Ancak bu durumda akıl verilmiş en nimettir denebilir. Bu sıfata kendisinin zaten sahip olduğunu düşünen bencillik ettiğinin de farkında olamaz. Alt yapı, fıtrat, her kişide var olsa da üst yapı, sıfatın fıtrattan geldiğinin idraki, nadir görülen bir eserdir ve Allah dedirtir!


24 Kasım 2014 Pazartesi

İnsan Kendini Gerçekleştirmeli


            İnsan Kendini Gerçekleştirmelidir
Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

            İnsan suresi insanı ve amacını anlatır.

            İnsanın hayatında, henüz insanlar arasında yer almadığı devirler, dönemler vardır. İnsanın nefsine uyduğu, maddi çıkarları peşinde koştuğu, henüz manevi ve ruhani değerlere önem vermediği bir çağı olur. Gayb âleminde olan veya şahadet âleminde bulunanlar henüz yetişme ve gelişme döneminde olanları insan olarak görmedikleri için aralarında yer vermeyebilirler.

            Biz o insanı deliller ile hak yoluna hidayet ettik, yönelttik. İnsani duygular ile donatıp uygun koşullarda en uygun davranışlarda bulunması için gereken bilgi, beceri ve nimetleri verdik. İnsanlardan bir kısmı nimetler sayesinde nimetleri verene kavuşmak isteyip şükretti ve yönelttiğimiz yönde ilerledi. Diğerleri sadece nimetleri aldı ve onları gördü ama nimetleri vereni aramadı, kavuşmak istemedi. Biz hepsini görsel ve akılcı delillerle doğru yola yönelttik. Kimseyi kayırmadık, kimseye ayrımcılık yapmadık, hepsine eşit mesafede kalıp eşit davrandık. Biz nimetlerle hicaplaşan, perdelenen mahcuplara, nimetleri görünce vereni düşünmeyenlere, düşünüp unutanlara hak ettiklerini verdik. Fıtratlarındaki gerçek amaçlarından uzaklaştıracak “mahrumiyet ateşlerini” ve sevdiklerine daha da bağlanmalarını sağlayan “cisimlere eğilim ve muhabbet zincirlerini”, muratlarını talep etmekte “hareketlerini kısıtlayıcı bukağılarını” ve “doğal haklarını men edici ateşleri” hazırlayıp verdik.

            Her şeyin O’ndan gelip O’na gittiğini anlayıp, her fiilin failinin Hak olduğunu idrak edip, efal hicabından kurtulanlar doğru yoldadır. Bu kişilere ebrar denir. Özü sözü doğru, hamiyetli, sadık ve iyi niyetli, Allah’ı seven kişilerdir. Mevsuf olanın Hak olduğunu henüz idrak edemeseler de ayn’i zata yönelmeleri nedeniyle arada, ancak doğru yoldadırlar. Sıfat kâsesinden şarap içenlerin muhabbetinin lezzeti kâfur ile karışıktır. Zat muhabbeti, yakın serinliği, nuriyet beyazlığı ve şevk hararetiyle yanmış kalbe ferahlık veren ve kalbi güçlendiren kâfurun kaynağıdır. Kâfur kalbi serinletir, ferahlık verir ve aklama, temizleme ve arıtma özelliği vardır.

            Kâfur, muhabbetleri sıfata olmayıp aynı zata mahsus olan vahdeti zatiye ehlinden Allah’ın sevdiği kullarının sade ve saf olarak içtikleri kaynaktır. Sevilen kullar kahr, lütuf, arkadaş, sertlik kabalık, bela, şiddet, bolluk, darlık arasını fark etmezler. Onların muhabbetleri zıtlar ve benzerlerin lezzetlerinde, nimetleri anış ve övüşlerinde, rahmet zahmette uzayıp gider. Amma ebrar, rahimi, rahmet edeni, mün'imi, nimet vereni, yedirip içireni, lâtifi sevdikleri için kahhar, müntekım, mübelli, tebliğ eden, isimlerinin tecellisi zama­nında muhabbet ve lezzetleri, hali üzere baki kalmaz. Yedirip içereni sevenler sevdiklerinin kahhar, kahredici de olabileceğini yadırgayabilirler. Kahrı lütuf görebilmek, kahra boyun eğebilmek ve rıza göstermek, yokluk ve yoksulluk ile övünebilmek zor olabilir.  Belki bu tecel­liyi kerih, fena, çirkin, bile görürler.

            İnsan ne olabilecekse olmalıdır. Potansiyelini ortaya çıkarmalı, kendini gerçekleştirmelidir. Y.N. Öztürk, (76.7): “Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler”. O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirirler. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış ve akıl ile donatılmış oldukları için kâmil insan olurlar. (76.1-7)