12 Mayıs 2016 Perşembe

Nur Verilmesi


            Nur Verilmesi

            Nur kelimesi “ışık, aydınlık, parıltı, parlaklık” anlamındadır. Işığın bilimsel açıdan incelenmesi nurun ardındaki gerçeğe ulaştırabilir. Her ışık kaynağı, aslında, atomlardan ortaya çıkan enerji kaynağıdır. Enerjinin yayılma şekli elektromanyetik radyasyon (EMR) olarak adlandırılır. Gözümüz bu yayılmanın görülebilir kısmını ‘ışık’ veya ‘foton’ olarak algılar. Elektromanyetik radyasyonun en küçük birimi fotondur. Fotonlar, kuantum olarak adlandırılan enerji paketleri şeklinde yayılır. Kendisi ışık yaymayan eşyayı, yansıyan ışınlar sayesinde görürüz. Gündüzün aydınlığı, yansıyan ışıklardır. Işık ve aydınlık, enerjinin varlığını ve yayılımını gösterir. Tüm gökyüzünün gece görünmeyip güneşte görünmesi, yayılan ve yansıyan ışığın aydınlığındaki enerjinin habercisidir. Bu bilimsel gerçek “Allah, semanın ve arzın nurudur, gayrisi yoktur (24.35)” ayetine anlam kazandırır.

            Fotonun kütlesi yoktur, sadece enerji yüklüdür. Ünlü E=MC2 formülü enerjinin kütleye eşitliğini bildirir. Enerji ile kütle birbirine dönüşür. Yerler ve gökler, nurda, ışıkta, ışında, fotonda yüklü olan, enerjiden oluşur. Doğada var olan, fizik ve matematik gibi, ilim enerjide yüklüdür. Enerji kütle kazanınca madde ‘özellik’ kazanır. Böylece, tüm evren veya âlem ilim yüklü enerjiden oluşur. Âdem ve oğulları, fıtrata kazınmış ilim öğrenme yeteneği sayesinde, öğretilen ilmin idrakiyle yaratılır. İlmi idrak etmek Âdemi, kâmili nurlandırır.

            İnsan, yanma, yanıcı ve yakıcı oluş, yönünden zeytine benzer. Zeytinde hem yakıcı yağ hem de yanıcı odun vardır. İnsan, lambalıktaki kandil gibi aydınlanır ve aydınlatır. Kalpte, nura tabi olan hayvani nefis kutsallaşır. Kutsal nefis cesetle ruh arasındadır ve ilahi nurun tesettürlü halidir, ne doğudur ne de tam olarak batıdır, yani, ceset gibi kesif, ruh gibi latif değildir. İnsanın fıtratındaki nur, parlak fikir veya uygulama aklının ateşi ile yanar ve olgunluğunda parlayan nur, idrak oluşur. İnsanda hem yanıcılık hem de yakıcılık vardır, öğrenir ve öğretir. Nefsiyle yanar, ruhunun nuruyla, olgunluğunun idrakiyle aydınlatır.

             İnsan, bir elinde ilk, bir elinde son olandır. İlk ve son aynı anda, bir anda, bu anda mevcuttur. Dönüşüm ve oluşum süreklidir. Negatif ve pozitif elektrik yüklerinin karşılaşıp nötr, tarafsız, yansız haline gelişi insanda olur. İnsan, ilmin kendisidir, ilmin bilinç kazanmış halidir. Ne olunca ne olacağını bilir. Yaşamın var ve yok olması insanda yaşanabilir. İnsan, var ve yokluğun idrakini yaşayabilir. Maddenin halk edilmesi ve yaşamın yaratılması önce insan içindir sonra da insanın içindedir, idrakindedir. Halife yaratmış olan Yaratan, ‘gayri’ yaratmamıştır, ikisinin varlığı iki varlık değildir. İlmin, bilim, bilmek, bilinmek ve bilinç hallerinde ‘B’ harfinin önemi ‘Besmele’ veya ‘İnsan’ kadar büyüktür. Bilincin insanı aşkın halinde insan da aradan çıkar. Yaratanın, ‘bilinmeyi sevmesi’, amacına ulaşılmış olur.

            Evrene enerji formunda beslenen ilmin amacı bilinçtir. İlim, bilinmek ister. Boş kova veya cehalet kuyusu şeklinde oluşan ilk insan Âdem’in fıtratına akıl ve fikir çakmağı kazınır. Halife olarak yaratılan Âdem’e her şey öğretilir. Akıl, insana verilmiş en büyük nimettir. Akıl bilgi elde etmek içindir. Doğadan elde edilen bilgiler sistemli bir şekilde işlenir ve yeni bilgiler kazanılır. Bilimsel bilgi işleme yöntemiyle, bilgiler, insanı bilgilerin kaynağına, ilme götürür.

            Akıl, matematik ve fizik bilgileriyle, evrende bu ilimlerin yüklü olduğunu idrak ederek, ilmin tümünün bilincine ulaşır. Bilinenlerin çokluğunu idrak ettikçe, ilmin bilincine ulaştıkça, sonsuzluk kavramında kaybolarak, akıl kendi sınırlarını idrak edebilir. Böylece ilmin amacının bilinç, evrenin amacının bilinçli insan olduğu ortaya çıkar. Akıl önemlidir ama yeri ve zamanında, aşka kadar. Akıl, bilgiyi ilimden alır, işler, yeni bilgilere ulaşır. Akıl olay ve eylemlere açıklama getirir, neden ve nasıl olduklarını anlar. İnsan, akıl erdiremediğine ‘vardır bir açıklaması’ deyip geçebilir. Ancak bazı konularda doğal olup olmadığına hükmedebilir.

            Evrende enerjinin kütleye eşitliği ve birbirlerine dönüşümü akla uygundur. Evrenin ardında varlığı bilinen ilmin kaynağı hakkında fikir yürütmek akla uygun değildir. Var olanların içindeki eksi ve artı yüklü olanlar birleştiğinde evrenin bir hiç olacağı da akla uygundur. Buna karşın bir atom boyutunda bile eksi ile artı elektrik yüklerinin birbirine ulaşamadığı da aşikârdır. Birçok şeyin nedeni bilinmez olduğundan akıl durur, öylece kabul edilir. Bunlar arasında ‘enerjiye ilim yüklenerek kütle kazanması’, ‘maddenin, bilgi işlem yeteneği yüklenerek, yaşam ve gelişim potansiyeli olan tek hücreye ulaşıp, hayat kazanması’ ve ‘insanın ilim yüklenerek inşa edilip olgunluk kazanması’ olabilir.

            Maddenin ham maddesinin nur oluşu kadar, yaşamın kaynağının maddeye yüklenen ilim oluşu da aklı zorlayabilir. Özellikle insanı ele alırsak bedeni vardır ama beden değildir, ruhu, ilmi vardır ama ruh, ilim değildir. Hayat, verilen bir şeydir, bağış yapılır, bahşedilir. Ölüm, aslında olmayan bir şeydir, hayatın olmaması durumuna ölüm denir. Karanlık yoktur, ışığın olmadığı hal, durum vardır. Ölüm karşısında bazen “Madem alacaktın hayatı niye verdin?” demek isteriz.  Yaşamı anlasak da ölüme isyan ederiz. Oysa hepsi hayatın içinde vardır, hayat böyledir, aslında olmayan zaman da bunun içindir. Verilene sevinir, alınana üzülürüz, hayattaki biz de buyuz. Böylece insan olgunlaşır, olgunlaştıkça kesafetten kurtulur, letafete yücelir. İnsan, aydınlandıkça, ‘nur üzerine nur’ olarak, ilmin idraki ile aydınlatır.

            Hz. Âdem’in, Hz. Muhammed’in nurundan yaratılması olayının da Kitabımızda açıkça anlatılmasına karşın anlamamız kolay değildir. Bu amaçla oluşturulan gizli kurum ve kuruluşlar da pek başarılı olamayabilir. ‘Allah, ancak Allah’ın ilmi ile bilinebilir, gayrisi bilemez’ deyiminin bir sırrı veya bir hikmeti olsa gerek. Haricilere kapalı tutulan örgütlerde ‘nur verilmesi’ olayında, kişiye özel, anlamlı bir idrak oluşabilir. Ruhun nuru, ilmin idraki, olabilir ancak. Nur verilebilmesi için önce veren, Allah’ın ruhu ile ruhlanmış ve diriltilmiş olmalıdır. Bilgilerden bilinç düzeyine yüceliş ile nurdan ruha yüceliş süreci aynıdır. ‘Gerçek anlatılamaz ancak yaşanabilir’ denmesinin bir hikmeti de bu olmalı. Umarım bir gün bizim de Hakikat Güneşimiz ufkumuzdan, Batıdan doğar.

 

 

30 Nisan 2016 Cumartesi

Elinde Değil, Fıtratındadır,


            Elinde Değil, Fıtratındadır,

            İnsan ilimdir. Her obje ilminin deposudur. Her şey ilminin aynıdır. Madde, ilmin maddeleşmiş halidir. Eşya, hakikat güneşinin gurup etmesiyle oluşmuştur. Kütle enerjinin, enerji de kütlenin bir halidir. Evren kendini merak eden yaratıktır. Bilen ile bilmeyen bir değildir. Bilinenlerin hepsi birlikte bir ve tek bütündür. Bütün, parçaların toplamından büyüktür. Su molekülü, yanıcı ve yakıcı atomlarından farklı, söndürücü, özelliğe sahiptir. Genom yazılımdır, programdır, bilgidir, maddeye, genlere canlılık verir. Hayat maddesel değil bilgiseldir. Madde de aslında, enerji gibi, bilgidir, asla kaybolmaz. Bu bilimsel ve dinsel gerçeklerin hepsi daha önceki makalelerde teker teker ele alınmış ve açıklanmıştır.

            Herkes bir şey bilir. Bilenin fiilleri, sıfatları ve kişiliği bildikleriyle ilişkilidir. İnsanın, potansiyel olarak, hayvanlardan çok farklı olduğu açıktır. Arılar ve karıncalar gibi en karmaşık toplumsal yaşamları olanlar bile ele alınsa, hayvanların yetenekleri insanın yetenekleri yanında sınırlı kalır. Hayvanlardan çok şey öğrenilir, yaptıkları gibi yapıp yeni yetenekler kazanılır. Bitkilerin neyi nasıl yaptıkları da bilinir. Fotosentez yapamasak da nasıl olduğunu biliriz. Suyun süte dönüşümü incelenir ve anlaşılır. Canlılık ve cansızlık, organik ve inorganik, farkı iyi bilinir. Birçok olaya doğanın birer mucizesi olarak bakılır. Anıldığımız gibi anmaya çalışırız. Doğa nasıl yapıyor, biz de yapabilir miyiz diye düşünürüz. Bilinen gerçekleşir.

            Şimdilik düşünmemiz bile yeterlidir. Ne enerjiyi kütleye ne de kütleyi enerjiye çevirebiliriz, ne atom yapabiliriz ne de su, ama laboratuarda et üretmeye çalışırız. Yürüyemesek de emeklemeye başladık sayılır. Halifelik, fıtratımıza kazınmış olabilir. Çocukça olsa da, çok soru sorarız, nasıl oluyor? Nasıl çalışıyor? Nasıl hareket ediyor, nasıl uçuyor? Dünyasının dışına ve üstüne çıkmak insanın, elinde, iradesinde değil, doğasındadır, fıtratına kazılıdır. Henüz bilme sarhoşluğu nedeniyle neden bilebildiğinin idrakinde değildir.

            Sorular sormak doğanın üstüne çıkıştır. Doğa düşünmez, soru sormaz, sadece olacak olan olur, ilim gerçekleşir; doğa, yasalarıyla birlikte oluşur. İlim, doğanın içi, dışı ve üstündedir. “Uzay boşluğu olarak hacim iki katına çıkınca sıcaklık yarıya iner” bir doğa yasasıdır, gözlemle keşfedilir. Bu yasayla, Büyük Patlama sonrasında, sonsuz olan sıcaklığın ne kadar zaman sonra 10 milyon dereceye indiği kanıtlanır. Şimdilik bu kadar, ‘sonsuzun yarısı kaç eder’ diye sormayın. Kuantum âleminde, elektromanyetik ışınımın hızını, fotonun hem dalga hem de parçacık özelliği gösterdiğini saptarız, neden ve nasıl oluyor da öyle oluyor henüz bilinmez. Acelesi yok, insanlık ölmedi ya!

            Bilen, bilinenden büyüktür. Eğer bu denilen doğru ise “Kendini bilen de kendisinden büyüktür!” “İdrakte idraksizliği anla, idraksizlikten idraki gör” deyimi çok şey anlatır. Bir şeyi iyi bilebilmek için onun dışına çıkabilmek gerekir. Uzaya çıkınca dünyayı daha iyi anladık. Kendini bilen birisi nereye çıkabilir? İnsan kendi dışına nasıl çıkabilir? Dışından nasıl göründüğünü anlayabilirse o görünüşten kendini daha iyi değerlendirebilir. Hemen herkes de bir anlamda bunu yapar, insan içine çıkmadan önce aynaya bir bakar. İnsan içine çıkıp, insanlara bakabilmek için, insanca düşünüp davranmaya çalışılır. Bilen, bilinmek ister.

            Bilinen bilgilerin tümünün anlayış ve idraki insanı bilinenlerin dışına çıkarır. Bilinenleri dışından görebilmek ve idrak edebilmek dıştan ve üstten bakışı gerektirir. Bir şeye her yönden veya açıdan bakabilmek için o şeyin dışında ve üstünde olmak gerekir. Araştırma, inceleme ve öğrenme yeteneği, bilme ve idrak etme yeteneğini geliştirir. Okumayı öğrenerek her şey okunur. Öğrenmeyi öğrenerek her şey öğrenilir. Evreni dışından ve üstünden öğrenip idrak ederek, evrenin cismini bilir, resmini çizeriz. Bir şeyi iyi öğrenmek ve bilmek onun içini, dışını, sınırlarını, özelliklerini, geçmiş ve geleceğini, madde ve manasını bilmekle, hakkında bilinç oluşturmakla olur. İnsanlık bilinci, insanın elinde değil, insanın fıtratındadır.

            Bilmek, bilinçli davranmak, şuurlu iman gibi, insana yakışır. Cansız maddede, toprak, ateş, hava ve suda, bitkide ve hayvanda hareket olabilir ama bilinç olduğu söylenemez. Hareket doğaldır ama iş yapmak insana özgüdür. Doğayı, bitki ve hayvanları ele alarak insan iş yapabilir. İnsanın bilinçli müdahalesi doğal olaylardan hemen ayırt edilebilir. Uzaylıların olup olmadığını anlamak için uzaydan bilinçli bir sinyal almaya çalışılır. Yaratıcının olup olmadığına da doğaya bilinçli bir müdahale olup olmadığına bakılarak karar vermeye çalışılır. Özellikle bu konuda söylenecek en güzel söz “İnsan önce kendini bilmeli” olsa gerek.

            Kendini merak eden evrenden sonra, insan olduğunun bilincine varan ilk insan Âdem olmalı. Âdem yaratıldığı zaman her şey ve herkes bugün olduğu gibi varmış. Bir anlamda insan bilinci enjekte edilmiş. Kadim örgütler, haricilere kapalı bir şekilde, bu bilinci hayata geçirir. Sütün mayalanması ve ağaçların aşılanması gibi insana insanlık bilincinin aktarılması iş edinilmiş gibidir. Bazıları için, maddeye hayat verilmesi doğal gelişimdir. Önce kendini üreten, canlılık hücresi tesadüfen oluştu. Zamanla, evrimle, çok hücreli canlılık gelişti. Gerçekte tek hücreden çok hücreye gelişim evrim olabilir ama maddeden tek hücreye geçişte henüz evrim başlamamış olabilir. Maddeye hayat yazılımı üretme ve yükleme süreci doğal değildir. Amino grup ipliğinin ayağa kalktığı veya karbon atomlarının canlandığı deneylerle kanıtlanamadı. ‘Madde’, ‘canlılık’ ve ‘insanın olgunlaşma aşamaları’ arasındaki geçiş doğal olmayabilir.

            Evrenin yoktan ve yokluktan var olduğu, halen de bir hiç olduğu ama düzenli bir hiç olduğu konusu bilimsel olarak kanıtlandı sayılır. Yokluktan var olan maddenin amacı canlılık, canlılığın amacı ise insanın yaratılmasıdır. İnsana bilinç yüklenmesinin de bir amacı olabilir. Bilinç ve idrak yeteneğinin gelişimi sayesinde, ‘insanın bedeni vardır ama insan beden değildir’ denir. Her mücadele veya küçük, büyük her savaş nefis düzeyindedir. İnsanın bedeni ve nefsi vardır ama insan, yalnız bu ikisi ile tanınmak istemez. Akıl ve kalbi insana insanlığını kazandırır. İnsan, idrakiyle beden ve nefsinin dışına ve üstüne çıkabilir. Bilinciyle insan, dışına ve üstüne çıkarak, evrenin bile cismini bilir, resmini çizer. İnsan aklı sonsuzluğu tanımlar ama aşk karşısında duracağını da bilir. Evrensel düzeyde, insanlık bilinci; ‘madde’, ‘canlılık’ ve ‘insana’ dışından ve üstünden bakılmasını sağlar. Bilinç, bilinenlerin tümünü içerir. İlmi idrak edenden bilinen görünür. Aşk, âşık ve maşuku kapsar. Her şey aşktan, aşkta, aşk için, aşk içindedir. Kendini bilme, insanın elinde değil yaradılışındadır.

8 Nisan 2016 Cuma

İnsan İtaat Eder


               İnsan İtaat Eder


 

            “Var olan her şeyin, eşyanın, ardında akıl ile bilinecek bir ilmin olduğunu içeren Kur’an’ın bildirilişi ve bu ilmin nasıl uygulandığının Furkan olarak indirilişi nedeniyle; ilim ve amel, ilim ve uygulamanın, ayrıntılarını idrak ederek mutlak salât, mutlak namazı yerine getir; ilim ile uygulama arasını birleştir. Her ilim için bir salât vardır.” (29.45) Her şey bir ilmin uygulamasıdır. Namazlar da bedensel ve ruhsaldır. Namaz teslimiyet, zikir, tabi olmak, itaat ve ulvi münasebettir. Maddeye ve doğaya ilişkin ilimler, doğa koşullarına uyum göstermek için bilinir. Hayatta kalmak, neslin devamı ve güzel ahlak için koşullara uyum gösterme, öğrenme, bilme ve uygulama şarttır. İnsanın, idrakince, bilgisi ilmine tabidir, itaat eder.

            Konunun daha kolay anlaşılabilmesi için oluşan ilk koşullara gidilmesi yararlı olur. Yokluktan, hiçlikten var olan, meydana çıkan, en küçük parçacığın da ayırıcı özellikleri vardır. Her şey özelliklerinin toplamı, bilgisinin küpüdür. Kütlesi bile olmayan bir parçacığın artı veya eksi yüklü elektrikle yüklü oluşu ve bu yükün miktarı ilk oluşum anında belirlenir. Parçanın özellikleri arasında nasıl kütle oluşturacağı ve hangi parçalar ile birleşeceği vardır. Önceden belirlenmiş bulunan özellik, bilgi veya ilim, parçacığın davranışını belirler. Örneğin, yanıcı olan hidrojenin ve yakıcı olan oksijenin birleşerek söndürücü özelliğe ait su oluşturması, bu atomların içlerinde önceden belirlenmiş bir davranış biçimidir. Parçacık ilminin aynıdır, ilmine tabidir ve ona itaat eder.

            Maddeler arası özellik maddelerin kendi özelliklerinin fena bulması, feda edilmesi sayesinde oluşur. Her yeni bilgi, kendini oluşturan bilgilere dayanır ama farklıdır, kendi ilmine tabi olur, itaat eder. Su, ota, süte, bala ve ete dönüşerek can verir.

            İnsan ve insanlığın gelişiminde, doğanın en çetin koşullarına uyum gösterildiği apaçıktır. Uyum gösterme yeteneği sayesinde evrim yasaları işler. Tek hücreden çok hücreye gelinmesinde, maddesel veya donanımsal olmayan hayatın, en basit DNA’ya yüklenmiş bulunan, yazılım olduğu kanıtlanmıştır. Donanımın yazılıma tabi olması hayatı, canlılığı ortaya çıkarmıştır. DNA’da yer alan toprak, hava, su ve ateşin, kendilerine yüklenen canlılık ilmine, içlerindeki özellik ve bilgilerle, itaat etmesiyle canlı hücre oluşmuştur. İlkel, ilk el, denebilecek bilgilerin birikimi tek hücrenin içinde canlılığı geliştirerek çeşitlendirmiştir. Yazılımın ilk halinde dahi bir gelişim potansiyelinin olduğu da açıktır. Bilgi birikimleri, hücrenin içinde, çok çeşitli işlevleri yürütebilecek organımsı parça veya bölümlerin oluşmasına yol açmış. Hücre içindeki parçalar arasında gelişen eşgüdüm ve işbirliği, tek hücrenin bölünmesinden öteye, iki veya daha çok hücrenin eşgüdüm ve işbirliğiyle sonuçlanmıştır. Böylece tek hücreden çok hücreli hayat doğabilir. Bütün bunlar maddenin bilgisinin ilmine itaati, bedenin namazıdır.

            Hayvanların hareket etme özgürlüğü nefsaniyet gütmelerine yol açar. Karın doyurma gibi ihtiyaçların karşılanması, bitkilerin gövdelerinin, bedensel olarak doğa koşullarına tabi oluşundan faklıdır.

            Hareketlerde nefsine tabi olma, itaat etme onun ihtiyaçlarına giderme söz konusudur. Hayvanlar nefislerine itaat ettikleri için yer içer, yatar kalkar, savaşır, sevişir. İnsanların insanlığa uygun şekilde davranması kalpleri sayesindedir. Kalpsiz denilen insanlar kötü ahlak sahibi olanlardır. Kalplerinde huzur duymaları için insanların ruhani bilgilere tabi olması öngörülür. Ruhuna itaat eden kalp huzur duyar.

            Kısaca denebilir ki insan bilgilerden oluşur, bilimseldir, ilimdir. Bilgiler ilme tabi olduğu kadar ilim de bilgilerin toplamına tabidir veya etkileşim içindedir. Bu nedenle, her insan kendine özgü bir ilimdir. Bilim insanlarınca kanıtlanan ‘elektron ve moleküllerin etkileşim içinde oldukları’ gerçeği bu kapsamda düşünülebilir. Beden içindeki organlar etkileşim içinde, eşgüdüm ve işbirliğiyle işler, çalışır. İnsanın ilmini uygulayışı ve ilmine tabi olup itaat etmesi kendi bünyesinde en az beş düzeyde olur. Doğaya uyumu, bedensel düzeyde, doğal ilimlerin uygulanması olarak ele alabiliriz. Bu ise Bedenin namazdır, ilme tabi oluş, itaat ediştir.

            İnsanın bedeni vardır ama yalnız beden değildir, nefsanî duyguları vardır ama hayvan değildir, kalbinin huzurlu olmasını ister ruhunun, ilminin gereğini idrak eder. Her düzeyin idraki o düzeyin namazıdır denebilir. Nefsin Rıza, Yatsı namazını, Kalbin Huzur, Sabah namazı izler. Nefsini, kalbinin sesini dinlemeye ikna eden sır bilgileri almayı hak eder. Böylece Sırra Erme, Akşam namazı kılınır. Benlik ve bencilliğini yok edip, hakikat güneşinin parlamasını sağlayarak, yüceliş yolunda, Ruhun Şuhut, uyanıklık, İkindi namazı eda edilebilir.           

            Hakkın ruhuyla dirilerek, itaatin doruğunda, ledün, hakikat ilminin zevkiyle Şükür, Öğle, Gizlinin Keşfi namazı kılınabilir. Hakikat güneşinin istivasında kul ve namaz yoktur.

            Özet olarak bünyemizdeki kuark, elektron, nötron, proton, atom, hidrojen, oksijen ve su moleküllerinden hatta DNA, hücre ve organlarımızdan söz edilmez. Bunların hepsi kendi bilgi küplerini bizim ilmimize feda etmiş, fani olmuş, fena bulmuş, kendilerini bilerek teslim etmiş durumdadır. Her biri bir ‘şey’ iken, özellikleriyle, şeker küpü gibi, bilgi küpü iken artık yalnız biz varız onlar yok. Bilgileriyle, bizim insanlık ilmimize itaat ederek, tabi olarak, bize biat etmişlerdir. Hepsi de bizim birlik ve bütünlüğümüze delildir, şahittir, kendilerine göre bize teslim olmuşlar, bize çalışır, bizi anarlar. Bedenimizde bir biz varız bir de onlar var gibi ikilik oluşturacak şekilde yoktur. Bu bağımlı ve bağlantılı halleri, beden dilinde bir anlamda, onların namazları, miraçlarıdır. Her şey bir ilmin uygulaması ise, her şeyin bilgisi ilmine tabi ise biz bağımsız ve bağlantısız, hür, olmamızı neye borçluyuz? Cehalete?

            Bedenimizin bütünlüğünü, tek parçalığını anladıktan sonra, hayvanlardan farkımızı görünce, nefsimizi keşfederiz. Fecri yaşamak kalbe âlem içinde bir âlem olduğunu gösterir. İş ve eylemden öteye bunların kaynağı olan sıfatların gözlenmesi başlar. Gün boyunca göz ile görmenin kalpten basiretli görüşten farklı olduğu idrak edilir. Bu ilmin bir sırrı olduğu akşam olunca keşfedilir. İkindi namazı ile ruhun uyanıklığı yaşanır. Gizli hakikatin keşfine aşk ile ledün, hakikat ilminin, zevkiyle Öğle namazında ulaşılarak hakikatin idrakine varılır. Hakikat güneşinin istivasında vahdette fena olunur.

 

4 Mart 2016 Cuma

İlim, Bilim, Bilinç


               Bilgi, Bilim, İlim,


 

            Beş duyu ile algılananlar bilgiye dönüşünce örneğin, görülen bilinir. Matematik bilgilerimizle matematik ilminin kıymetini bilir, tüm matematik formüllerimizle evren bilinci oluştururuz. Eşya bilgilerle bilinir, ardındaki ilme ulaşılır, bilinç geliştirilir. Son yıllarda yürütülen bilimsel araştırmaların sonuç ve bulguları birbirlerini destekler ve tamamlar. Bilimsel bulgularla ulaşılan ilim, tevhit ilmiyle uyum içindedir, aynı bilinç paylaşılır. Sahibi kim olursa olsun, ilim bilinmeyi sever. Allah da evreni bilinmeyi sevdiği için, yoktan var etmiş, halk etmiş ve insanı yaratmıştır!

            Dr. S. Hawking, kuantum teorisinin elementlerini, bilimin kara delik anlayışının içine sokmuştur. Kuantum mekaniğine göre, uzayın çok küçük ölçeğine bakılırsa, parçacık çiftleri yoktan var olur ve sonra birleşerek tekrar yokluğa döner. Hawking, “Bu olayın kara deliklerin olay ufkunda oluşması durumunda, parçacıkların bir kısmı yutulurken bir kısmı kara delikten kaçacaktır” der.(1) Kaçan enerji ve parçacıklar, kara deliğin ekseni etrafında “Hawking radyasyonunu” oluşturur. Kara deliğe düşen bir kütle de zamanla enerjiye dönüşerek kaçar, böylece, kara delik zamanla hiçliğe dönüşür, buharlaşır. Kuantum mekaniğinin kara deliklerin tanımıyla birleştirilmesi, evrenin tümünde geçerli olabilecek bir kuram için atılan ilk adımdır. Kuantum ve görelilik kuramları gerçeği farklı görürler. Kuantum için, küçük ölçekte, her şey ayrışık, birbirinden kopuk, bağımsız ve parçacıklar halindedir.

            Görelilik kuramının denklemleri ise temel olarak düzgün, kesiksiz, sürekli ve birleşiktir. Kuantumda olasılıklar varken görelilikte kesinlik vardır. Kuantumda bir parçacığın davranışı kilometre veya ışık yılı ötedeki bu parçanın ikizinin davranışına bağlıdır, bu nedenle davranış ‘yerel’ değildir. Bir parçanın davranışı, bulunduğu yerdeki koşullara ve yalnız kendi özelliklerine göre değil, evrenin her neresinde ise, ikizinin davranışına göredir, hareketi bağımlı ve bağlantılıdır.

            Görelilikte ise kütlelerin davranışları yereldir. Dünya ve ay, görelilikle ilgili hareketlerinde, bulundukları ortama göre davranırlar. Ardı ardına yapılan deneyler fiziksel dünyanın yerel olmama özelliğini teyit etmiştir. Diğer bir deyişle herhangi bir olay yalnız onun çevresindeki koşullara bağlı değildir. Büyük Patlamadan itibaren, o olayın öyle olacağı önceden belirlenmiştir.(2) Her durum, evrenin ilk oluşumunda, önceden tayin edilmiş, belirlenmiştir. Enerjinin içinde bulunan bilgi, enerjinin ne zaman, hangi koşullarda ve nasıl bir kütleye dönüşeceğini belirler. Oluşan kütlenin de hangi koşullarda hangi özelliklere sahip olacağını yine içeriğindeki enerji ve kapsanan bilgi belirlemiş olacaktır. Farklı araştırmalarla ortaya konan bulgular da bu durumu destekler. Evrendeki her elektron ve molekül diğerlerinin tümü ile karşılıklı etkileşim içinde hareket eder.(3) Bu etkileşimler mesafe ve zaman tanınmaksızın gerçekleşir. Elektronun bilgisi ve özellikleri diğer elektronlarla etkileşimi içerir. Beynimizin hareketleri kafatasımızın dışından gelen bazı elektrik akımlarıyla etkilenebilir. Aynı şekilde beynimizin sinyallerini bilgisayar veya televizyon gibi araçların algılaması mümkündür.

            Fiziksel dünyanın yerel olmama özelliği yalnız ikiz elektron veya atomlarca değil, elektron ve moleküllerin karşılıklı etkileşimleriyle belirlenir, teyit edilir. Objeler, hareketleri karşılıklı bağımlılık ve etkileşim içindeyken, bilgi ve özelliklerini de korur.

             Evrendeki her obje, her parçacık, her ‘ışık paketi enerjisi’ bir bilgi taşıyıcısı olarak hareket eder.(4) Her ‘şey’ kendi fiziksel özelliklerinin deposudur, ardındaki bilgisi, özellikleri ve ilmi ne ise odur. Evren, özellik ve bilgilerinin, ardındaki ilminin aynısıdır. Kara deliklerin, eksenleri etrafındaki enerji ışınımı, ‘Hawking Radyasyonu’ bilginin kaybını önler. Böylece, kara delikler yavaşça hiçliğe buharlaşırken bilgi varlığını sürdürür. ‘Şey’in, ‘eşyanın’ kendine özgü bilgisi, transfer edilebilir ama asla kaybolmaz. Olay ufkunun ötesine geçen parçacıkların bilgileri, kaplama gibi çıkar, kütleleri enerjiye dönüşerek, olay ufkundan önce bırakılır ve kara delikten kaçar. Bu durum büyük patlamadaki ilmin bütününün korunduğunu, bilgi kaybının önlendiğini gösterir. Ayrıca, ilk oluşan plazmanın içinde, evrende var olan tüm objelerin bilgisinin var olduğunun kanıtıdır. Biz büyük patlamada var idik ki açığa çıktık, ilmimiz vardı ki bilgimiz açığa çıktı. Sonradan oluşan her objenin, kendine özgü bilgi ve özellikleriyle oluştuğu açıktır. Eğer bir yerde tüm bilgiler toplanmış ise buna ilim de denebilir. Büyük Patlamadaki ilk enerji bütünü ilmin tümünü kapsar. Sonradan evrende oluşan her ‘şey’ bu ilim ile oluşur.

             Tarihi Keşif olarak tanıtılan bir araştırma ile Fizikçiler evreni Allah’ın yaratmadığını ‘Kanıtladı’.(5) Bir grup bilim insanı evrenin yokluktan varoluşa nasıl geldiğini buldu.

            Kanada’nın Ontario eyaletinde, Waterloo Üniversitesi, Fizik ve Astronomi Departmanı başkanı Dr. Mir Faisal başkanlığındaki ekip, kuantum kuramını yaradılışa uyguladı. Uzun süredir bilinen bir gerçektir ki “Sanal parçacıklar” denilen miniskül parçalar yokluktan var olabilir. Bu kuram Heisenberg Belirsizlik İlkesi olarak da tanınır. Sanal parçacıklar çok az miktarda enerjiye sahiptir ve çok kısa bir süre var olurlar. Ekibin geliştirdiği “Şişme Kuramına” göre bir mini sanal parçacık, 13,8 milyar yaşında olan evreni oluşturacak şekilde, aniden şişti. Bu bilim insanlarına daha da karmaşık geleni “Evren yokluktan nasıl gelebilir, olabilir?” sorusudur. Olağandışı bulgularına göre soru yersizdir çünkü “Evrenin halen de hiçlik” olduğu ayrı bir gerçektir. Evrenin negatif çekimsel enerjisi ve pozitif madde enerjisi toplamı sıfır olacak şekilde birbirini dengeler. Ancak matematik ve fizik yasaları hep var ve geçerli olduğu için “Evren Düzenli Hiçliktir” denmektedir. Evrende, düzenli bir hiç olduğu için toplam enerji sıfır ama anlaşılması güç, adeta ilahi düzen denecek kadar karmaşık, bir kaos, ilim vardır.

            Din de bilim de hayatın evrim kuramına göre geliştiğini söyler. Nerede ve nasıl başladığı konusu belirsizdir.(6) Amino grup çorbasından oluşmadığına kesin gözüyle bakılmaktadır. Ama deniz dibindeki volkan ağızlarında oluştuğu da kesin değildir. Ancak nasıl bir şey olduğu kesinleşmiş gibidir. Yaşam maddesel veya materyal bir şey değildir.(7) Bir madde sonradan yeni bir özellik veya bilgi, ilim kazanamaz. Madde, ilimle donanmış enerjinin kütle kazanmış halidir. Kütleye dönüşmüş enerji, sonradan ilim veya özellik kazanmaz.

            Kuark en başından artı veya eksi yüklüdür, bu özellik oluşumdan sonra değişmez.  Böylece her obje ilminin ve özelliklerinin deposudur ve aynısıdır. Bir elektronun elektrik yükü, oluşumdan önce belirlidir, daha sonra değişmez ve bu yük kritik düzeydedir. Daha az veya çok olsaydı evrende var olanlar oluşamazdı. İkiz foton, elektron ve atomlarda kanıtlandığı gibi, kuantum düzeyindeki her var olan şeyin hareketleri Büyük Patlamadan itibaren önceden tayin edilmiş ve belirlenmiştir. Bu nedenle yaşam maddesel değil bilgisel, ilimseldir, ilmin bir halidir, atom ve molekülleri amacına uygun kullanabilen bilgidir, ilimdir.

            Canlılık oluşturan parçacıklar, canlılık oluşturacak şekilde, önceden ilimle donanmış, donatılmıştır. Su canlı değil ama canlılık ortamıdır. Bir su molekülü bir protein molekülünden çok farklıdır. Bir canlının yüzde yetmiş veya doksanı su olsa da suyun yaşam bilgisi yoktur ve su canlı değildir, yaşamaz, büyümez, ölmez. Tüm bu gerçekler tevhit ilmi için de geçerlidir.

            “Bu idrak ile her yönde Hakk’ın yüzü görünür, perdeler, vehim ve ham hayal ortadan kalkar.  Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. Maddeyi ilimden ayrı düşünmek yanıltır.” (39.9)  “Eğer biz ‘var olur yok olur’ mevcudat olsun isteseydik kudret yönünden bize mümkün olurdu. Lâkin öyle mevcudat, varlık olsun istemedik, çünkü hikmet ve hakikate uygun olmaz, aykırı olurdu”. İnsanlar bir düzen içindedir ancak düzeni bilmezler, kaos derler! (21.17) “Hiçbir şey yok iken O vardı, O her şeyin evveli ve ahiri, sonu, batını ve zahiridir.”

            “Allah ‘yok’tan var eden, ‘var olandır’, ‘Gayri’si yoktur ki İlâh olsun, şirk olsun.” (2.6, 115, 255)

            Bilim insanları çok haklıdır. Enerji varsa ilmin kuralları geçerlidir. İnanç ve Kitaplar bir adım daha ileri gidip ‘enerji ilmin görünür halidir, ilimden ibaret olan ruhun sahibi vardır’ der (16.2). Tarafsız biri için en makul ve mantıklı olan şey, aksi ispat edilinceye kadar, elçi ve kitapların ilmini öğrenmektir. Yokluk ve varlık Allah’tadır. “O vardır, gayrisi yoktur” ayetini ve “Yokluk” kavramını anlamak için önce kendimizin “Yokluğunu” idrak edebilmemiz gerekir.

            Âdemin de âlemin de oluştuğu enerji ve ilim “Bizim değil” idraki kolay, “Bizim olan nedir, neye sahibiz?” sorularını cevaplamak zor. Enerji ilmin ilk bilinir halidir, aslında enerji ilimden oluşan ilk “Şey”dir. Enerji özellik ve düzene sahiptir. İlim ve enerji kavramlarının idraki bazı ayetleri anlamamıza yardımcı olur. “Âdem, Vücutta o Vahid-i Mutlak'ın gayrı bir şey ve O'ndan başka mevcut yoktur ki, ibadet olunsun, imdi ona şirk etmeniz, nasıl mümkün olabilir. O'nun gayrı, sırf âdemdir, yokluktur, bu sebepten şirk, ancak O'na cahil olmaktan neşet eder, kaynaklanır.” (2.163)

            Yer ve gök madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın halk edilmiştir. Yer ve gök Allah’ın ilmi ile görünür, vücudu ile mevcuttur. Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı. Sema ve arz Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz.
            Her şey istek ve iradesiyle, ‘Kûn, ol’ emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde olmaktadır.” (2.117) Genel olan evren ortamında hayat için özel alanlar oluştu. “O, Var Olandır!”

 (1) The Economist, General relativity: The most beautiful theory, Nov. 28th 2015.

(2) The Economist, Quantum theory, Hidden no more, Oct 24th 2015

(3) ABD’nin Yale Üniversitesi web sayfasında yer alan, 2105.4.20 tarihli, Oktay Sinanoğlu hakkında Memoriam yazısı.

(4) The Economist, Stephen Hawking's answer, Aug 26th 2015, by D.J.P.

(5) The Economist, Historic Discovery, By PAUL BALDWIN ,  Oct 16, 2015 

(6) The Economist, How life begins, Aug 18th 2015, BY T.C.

(7) Skeptic Dergisi, 2015.11.11, Life Is Potential, Biological Activity, by Douglas J. Navarick

20 Ocak 2016 Çarşamba

İnsan Çamurdan, Ya İnsanlık?


            İnsan Çamurdan, Ya İnsanlık?

            İnsan ve insanlık, bilgi ve ilim alanlarında çok şey bilinir. Bireysel insanlıkların toplamı genel insanlık, bireysel bilgilerin toplamı da ilim etmez. Her âlimin bildiği kendinedir, alanlarında çok şey bilirler. Konularının uzmanı, alanlarının profesörüdürler. Ama ariflerin bildiği birdir, hepsi aynı hakikati bilir, bir konuda uzmandırlar. Kendilerini hitaba muhatap alıp kulak vermişler, kalplerini açmışlar, bilgilerden bilim ve ilmin kaynağına ulaşmaya çalışmışlardır. Yaşamı gözlemekten, hitabı izlemeye geçmişlerdir.

            Bir olumsuzluk durumunda “ne de olsa insan işte, çiğ süt emmiştir” denir. İnsanların çamura yattığından, sözünden döndüğünden söz edilir. “İnsanlığı ölmüş” denir ama “şu insanlık ne kötü bir şey” denmez. Çiğ süt kavramını kullanan bilir ki sütü pişiren de yalnızca insandır. Üstelik başkasının insanlığına laf eden de insandır ve insanlık ortaktır. Zaman geçip de düşünmeye başlayınca taşlar yerine oturur. Bir çırpıda “Kendini merak eden evren” deyiminden girilip “Kendinin insan olduğunu idrak eden ilk insanın Âdem” olduğundan çıkılır. Olgun bir insanda kusur bulmak da zordur. Sanki insan olgunlaştıkça, insanlardan çok insanlığı tercih ettikçe, çamur ve çamurluktan kurtulur. Mavi yakalı çalışanları yönetenlere bile beyaz yakalı denir. Sıfatlar fiillerden üstündür.

            Reşit oluncaya kadar etkilenir, sonra da etkilemeye çalışırız. Benliğimizi oluşturmak zordur. Benliğimizi oluşturmakta sorumluluğumuz sınırsız ama yetkimiz yok gibidir. Kendimize hükmümüz geçmez. Kendimizi istediğimiz gibi inşa edemeyiz. İstediğimiz kadar insan olamayız bir türlü. Genlerimizden gelen veya çevreden verilenlere sahip çıkarız. Her şey bizimdir, bizim olmalıdır.  Kendimize söz geçiremeyiz ama cümle âlem bizi dinlesin, dediğimizi yapsın isteriz. Nefs, bilmez ama haklıdır. İsteğimizi ilâhi hitaba muhataplıkla destekleriz. Bu istek kendimize taktığımız bir sıfattan kaynaklanır. Amir, memur, büyük, küçük, âlim, daha olgun hissediş gibi bir sıfat olabilir. Hareketler düzeyinde her şeyin elimizde olmayışının farkındayızdır. Çok uğraşsak da ne kendimize ne de başkasına sözümüz geçer. Olacak olan olur, sevinilir veya yerinilir. İnsan ilmin farkına varır, tutunur, sarılırsa yükselerek yücelme yaşayabilir. Tüm fiillerin kaynağının bir ve tek olduğunu idrak etmek zevk verir.

            Her hareket bir güç, kuvvet ve kudret gerektirir. Halsiz ve dermansızlık içinde parmak oynatılamaz. Doğada ve bilimde durum aynıdır. Hareket oluşturan kuvvetin kaynağı küresel ve evrensel boyutta araştırılmalıdır. Böylece hareketlerin tümünün bir kaynaktan çıktığı veya aynı güç ve kudretten oluştuğu belirlenmiş olur. Tepeden dökülen ince kum taneciklerinin oluşturduğu tepecik gibi hareket edenler başka, ettiren güç başka olur. Düşünmek bilgi gerektirir, hareket etmeden önce düşünülür. Hareketin kaynağının ilim olduğu bulunur. Böylece, bireysel ve evrensel âlemler düzlemine üçüncü bir boyut eklenir. Bu boyut sıfat boyutudur. Ne yapılırsa bir baba, amir, memur veya çalışan olarak yapılır. Sıfatın gerektirdiği yapılır, gönlün istediği değil. Baba hep oğluna veremez. Yapılabileceklerin en iyisi yapılır ama sonuçta en kötüsü çıkabilir. İyi olsun istenir sonuç kötü olabilir. Seçilen sıfat başkalarınca kötü görülebilir.  “Öyle olacak da böyle olacak, başka ne olacaktı” demek bile kurtaramaz. Fiiller âlemi ve sıfatlar âlemi günlük yaşam düzleminden çok farklı ve ayrıcalıklıdır.

            Her şeyin halk edilmesine karşın, Bakara suresinde Hz. Âdemin yaratılış hikâyesi anlatılır. İnsanın da çamurdan yaratıldığı çeşitli ayetlerde yer alır. Rahman suresinin ikinci ayeti “Kur’anı öğretti”, üçüncü ayeti ise “İnsanı yarattı” der. Bu iki ayetin art arda gelişi ibretliktir. Halk ediş ve yaratılışın bir amacı vardır. İnsanın olgunlaşması da Kitapta ayrıca ele alınır. Resulün miraç ile ödüllendirilmesi ve mümin kulun namazının miraç olduğunun müjdelenmesi de insanı cesaretlendirir. Anadolu’nun erenler diyarı olması, kâmil kişilerin hikâyelerinin anlatılması yol gösterici olabilir. Yücelme, arzdan arşa gibi, boyut kazanma anlamında da olabilir. Yaşamak için gösterilen gayretler yaşamın amacına uygun olmayabilir. Yaşamayı araç edinmek ve eşyaya sahip olma amacına ulaşmak için kullanmak yanılmak olabilir. Bu durumda yaşam araç olarak eşya düzleminde kullanılmış olur. Eşya dünyaya bağlı ve bağımlıdır, insan madde bağımlısı olamaz, bağlı ve bağımlı kalamaz. Bir elden alınan ilim, fiil ve sıfat boyutlarını birleştirerek, insanı yüceltir. Yaratılış, inşa edilişle tamamlanabilir.

            Günlük, gündelik yaşam düzlemi çok çeşitli oluşum ve eylemleri barındırsa da aslında akıl ve nefsin oyun alanıdır. Doğal bitki ve hayvan çeşitliliği içinde evrimsel kurallara uygun gelişimle insana ulaşma akla ve mantığa çok uygundur. İnsan oluşun idrakinden sonra aynı düzlemde kalmak, çevredeki çeşitliliğe uyum göstermek olur o kadar. Bilim başka teknoloji başkadır. Biri bilmek, diğeri uygulamaktır. Ne amaçla nasıl uygulanacağını bilmek yöntem bilimidir. Yöntem, eşya düzleminde işe yarar. Atomun parçalanması çeşitli amaçlarla kullanılabilir. Atomu parçalayan bilim de farklı amaçlara yönlendirilebilir. Fizik, astrofiziğe, gökbilimine, büyük patlamaya, evreni anlamaya kadar götürebilir. Yukarıdan sarkan ilim ipi, Tarzan gibi karşı tarafa geçmek için de, doruğa çıkmak için de kullanılabilir. Mesele yemek için yaşamak, yaşamak için yemek olabilir. Yaşam amaç değil araçtır ve maddesel değildir.

            Yaşam dâhil her şey insan için ise insan ne içindir? İnsanlık, insanın baş tacıdır. İnsan, yaşam düzleminde, diğer canlılar gibi veya ayrıcalıklı biri olarak, yaşamayı amaç edinemez. Hitaba muhatap olmanın amacı yalnızca ayrıcalıklı yaşamak olamaz. Amaç, insanlığın idrakinden de öteye bir idrak olmalı. Bilmek ve idrak etmek insanın hakkı ve görevidir. Salt bir düşünce olarak “Bilinmek için insan, insan için yaşam, yaşam için dünya, dünya için evren yaratılmış” denebilir.

           

7 Ocak 2016 Perşembe

Gerçeğin Aslı Bilinmelidir


            Gerçeğin Aslı Bilinmelidir

            Sorun, bilmeye çalışmakta. Her gün, doğal, birçok şey görüp öğreniriz. Önce algılanır, düşünerek de akıl kullanılır. Akılla yanılmaya karşı bilgiler ‘gerçekten mi’ denip teyit edilir. Görüp tanık olunan bir şeyin bile aslı araştırılır. Hele insan ilişkileri çok yönlü yanılmalara neden olur. Gerçeğin bilinmesi yetmez aslı da bilinmek istenir. Nedeni bilinmez, ama öyle!

            Önce “Kaos” kavramına değinelim. Kaos karmakarışıklık, düzensizlik değil, ilahî denecek kadar, anlaşılması zor bir “düzenliliktir”. “Entropi” kavramı ise her şeyin, zaman içinde, bilinen bir başlangıçtan, sürekli bir “Bozunum” ile belirli bir sona gittiğini gösterir. Bir barajın potansiyel enerjisi, elektrik üretilerek kinetiğe dönüştükçe, sıfıra doğru gider. Sürekli bir yeni oluşuma götüren bu bozunum ise evrenin ilk anındaki bozulmamış mükemmeliyetin kanıtıdır. İlk andaki mükemmel oluşum, “Düzenli” olarak, bir bilinene gitmektedir. “Evren, kendini merak eden yaratıktır” denilir. “Âdem” olgunlaşıp kemale ermesi gerektiğini idrak eden ilk insandır. “Âlem ile Âdem ikizdir” ve bu âlemlerde aynı yasalar geçerlidir. Kur’an’da, ilahî düzenin indirildiği, bu iki âlemde, bilinme amacı için, uygulandığı açıklanır. Kısaca, “Kendini bilen olgun insan, kaosun bozunum halinden yücelerek çıkılan doruktur.”

            Her kişinin kendine özgü bir ağırlığının olduğu bilinir. Bilge veya bilgin kişilerin bir çeşit kütlesel ağırlığı vardır. Bilgili olanların çekim güçleri de vardır, çevrelerinde dinleyicileri toplanır. Bilgi edinenler, ışıklarını, yaşayan veya tarihsel kişilerden aldığını söyler. Bu kişilerin tuttuğu ışığın yollarını aydınlattığından söz edilir. Görüldüğü gibi bireylerin kütlesel ağırlıklarının, çekim güçlerinin, ışık yaymalarının, ışıklarının diğer kişilere ulaşmasının varlığı gerçektir. Söz konusu ‘kişilik ağırlıkları’, ‘çekim güçleri’, ‘ışık yaymaları’, ‘aydınlanma’ hallerinde de “Gökbiliminin” “izafiyet”, görelilik kuramı geçerlidir. Işık, bir kaynaktan gelir. Bilgi de ışıktır, ilim sahibinden alınır. Işığın yolculuğu gibi, bilgi alışverişi de aynı tip yanılmalara yol açar. Yanlış anlama ve anlatış olabilir, aslı aranmalıdır. Örneğin Mevlana, Mevlevî değildir. Güneş ışığını yansıtan Ay, Güneş değildir. Işığı arayan Güneşe varmalıdır.

            Görelilik kuramına göre kütleler birbirini çekmez, “gravite” bir kuvvet değildir. Dünya, Ayı çekmez, görünüş öyle olsa da, çekiş eski bilgidir. Yeni “Görelilik Kuramı” bilgisine göre bu durum uzay-zaman ortamında aynı çizgi üzerinde hareket eden cisimlerin çarpışmasıdır. Bağımsız bir zaman boyutu yoktur. Üç boyutlu ‘uzay’ ile ‘zaman’ bağımsız değil, birleşik alan oluştururlar. Dört boyutlu uzay-zaman, uzay ve zamanın toplamı değildir. Kütleler, dört boyutlu “uzay-zamanda” hareket eder. Her kütle, uzay-zamanı kütlesinin büyüklüğü ölçüsünde büker. Güneşin kütlesi uzay-zamanı büker. Dünya, Güneşin büktüğü dört boyutlu uzay-zamanda düz bir yol izler ama üç boyutlu uzayda eğri bir yörüngede görünür (1). “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” deyiminin bir anlamı da bu olabilir. Paralel ve dik çizgilerle tanımlanabilen uzay-zamanın bükülmesi, çizgiler boyunca doğru yol izleyen, ışığın da bükülmesini sağlar. Işığın bükülmesi bir yıldızın konumunda yanıltır. Örneğin, Güneş tutulması sırasında Güneşin arkasında olan bir yıldızın ışığı bükülerek geldiğinde, bükülen ışığın doğrultusunda, açığında görünür. Hz. Mevlana’nın kütlesinin büktüğü ışığın kaynağı, aslı bilinirse, bükülen ışığının geldiği yerdedir, bu ışığın doğrultusunda değil.

            Aynı şekilde, görüşleri aktarılan veya ışığından yararlanılan, bilgi, anlayış ve idraki yoğun, bir kişiliğin dediği yanlış anlaşılır ve yanlış anlatılabilir. Örneğin, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” deyimini kim söylemiştir diye sorulsa, hemen herkesin cevabı “Yunus söylemiştir” olabilir. “Yunus diye görünen Yunus olur mu hiç?” denilince de doğru cevap bulunur. Karşımızdakinin idrakinin yoğunluğunu bilemediğimiz her durum için aynı yanılgı söz konusudur. Herkes gördüğünü anlatsa bile, hiçbir şey göründüğü gibi değildir diyerek, yanılma payı, işin aslı hesap edilip bilinmelidir. Hemen her durumda “doğru söylüyorsun ama yanlış anlıyorsun” denilip bu hesap yapılmalıdır. Göz ile görünen ışığın kaynağının yerini hesap eder gibi basiretli görüş için de hesap gerekir. Yanılgı baki kalır!

            Akşam ve sabah saatlerinde ufuk çizgisinin üstünde görünmesine karşın Güneşin ufkun altında oluşu bilimsel bir gerçektir. Göründüğü yerde olmayışının kanıtı Güneşe çıplak göz ile bakılabilmesidir. Bu görüntü “Gözüme mi inanayım sana mı?” dedirten durumdur. İşte gerçeğin aslını bilmenin öncesi ve sonrası halimiz. Gerçek bilinmeden önce inanılır ve inanılanın aslı bilindikten sonra ancak gerçek aşikâr olur, bilinir. Gerçeğin görülmesi yetmez,  gerçeğin aslının bilinmesi gereklidir. Gerçeğin aslı bilinmeden bilindiği zannedilen gerçek inanılan gerçekliktir. Kur’an’ın oku, düşün, tefekkür et, ara, bil, bul gibi kavramlara neden önem verdiği anlaşılır. Kitabın aracısız, doğrudan kuluna hitap ettiği apaçık yazılır ve söylenir. Okunan ayet düşünülüp tefekkür edilmelidir. Kul tüm gerçeği, dış âlemde değil içinde bulmalıdır. Kendi âleminin derinliklerine inerek, kendini bilerek, hitap edicisine, öğreticisine ulaşmalıdır. Gerçek görülmeli ve bu gerçeğin aslı da tefekkür edilerek bilinmelidir. Görünenin bilinmesiyle, bilinmenin gerçekleşmesiyle, yanılan benliğin ortadan kalkışı idrak edilir.

            Her insan kendine özgü bir âlemdir, dış âlem düşünülerek iç âlem oluşturulur. Bu iç âlem dış âlemin benzeridir, emsalidir, mislidir. Birinde ne varsa diğerinde de aynısı vardır. Âlim ve ariflerin, bilgi ve idraklerinin yoğunluğu nedeniyle, açıkça ortaya koydukları gerçeğin anlaşılması birçok kişi için zordur. Bu zorluğun nedeni ışığın, kütlelerce bükülmesi veya kara deliklerce yutulması olabilir. Işık kullanılırsa ve yararlı bir şekilde kullanılırsa işe yarar. Işık ve bilginin, uzay-zaman içindeki yolculuğunu ve bükülme hesaplarını dikkate alarak, kaynağını değerlendirmekle yarar sağlanabilir. Işığın ayrıca ısı ve rengi de yararlıdır. Bilginin kaynağı da aynı şekilde değerlendirilebilir, bilginin kendisi de yararlı olabilir. Yunus Emre’nin dediklerini, yaşamadan, tercüme ederek anlayıp, Yunus’un hislerine tercüman olmuş gibi bir başkasına anlatan kişi, ışık oyunları nedeniyle, yanılır ve yanıltır. Anlamasındaki güçlükler başka, anlatmasındakiler başka, anlaşılmasındaki güçlükler ise bambaşka olabilir. Genel Görelilik Kuramını ne kadar anlayabildik ki anlatabilelim?

            “Yaratılmışı severim Yaratan’dan ötürü” deyimini halk genel olarak yaratılmışları, Yaratan’ın hatırı için sevdikleri anlamında alır. Oysa bilge kişi “yaratılmışları Yaratan’a ulaşmak için severim” demiş olabilir. Aksi halde “amaç” olması gereken “Yaratan” arada ve “araç” olarak görülebilir. “Yaklaşması için kuluma nimetlerimi sevdirdim” kutsal bir mesajdır. Algılamaktan sonra akıl erdirme ve en sonunda aslını öğrenmenin gelmesi sanki “ilmen” ve “aynen” gibi, “algılama”, “aklı kullanma” ve “aslını öğrenme” aşamalarının olduğunu gösterir.

            Herkes her konuya aynı derecede açık değildir. Örneğin, inanç konularına kendini kapatmış bir kişiye bu açıdan ve bu konudan bir şey ulaştırmak mümkün olmaz. İç âleminde, bu alanda, bazı yoğun yanlış bilgilerin çöküşü nedeniyle, bir kara-delik oluşmuş olabilir. Ne söylenirse söylensin bu alandan hiçbir bilgi, ışık gibi, geçemez; aklı, kalbi ve idrakine ulaşamaz. Kendini, bilimsel olma uğrunda, şüpheye ve şüphelenmeye adamış biri herhangi bir bilimsel konuyu bildiğinden de emin olamaz ve bildiğine de inanamaz. Çünkü aklında hep “aksi ispat edilinceye kadar doğru” kavramı vardır. Benzer şekilde şeksiz, şüphesiz inanan birisine inandığının aslını öğretmek de mümkün olamaz. “Bilinmeyi sevmiş de evreni yaratmış” denilse “ben bilmem, anlamam, sorgulamam, sadece inanırım” diyebilir.

            Beş duyumuz ile algıladığımız hiçbir şey öyle, o kadar, algıladığımız gibi olamaz aslını öğrenmemiz gerekir. İç ve dış âlemimizin yanılgıya düşüren halleri iyi bilinmelidir. Din ve bilim, sağ ve sol gözümüz veya beynimizin sağı-solu gibi, uyum içindedir. Aynı gerçeğin farklı açılardan ama bir olarak algılanması ve bilinmesi amaçlanır. Din de ilim de akıl ve akıllı içindir. Maddenin, ilmin bir hali, yoğun hali, suyun buz hali gibi kesif hali olduğu açıktır. Dr. Hawking her şey ilminin deposudur derken bunu kasteder. Hayat non-material, maddesel, donanımsal değil bir yazılımdır diyen de, “Evren ‘düzenli’ bir ‘hiçlik’ imişdiyen bilim adamı da aynı şeyi kasteder. Türk Einstein olarak bilinen Oktay Sinanoğlu’nun “Moleküllerin elektronik yapısı” kuramına göre elektronlar, yörüngelerinde bağımsız olarak değil, ‘düzenli’ etkileşim içinde hareket eder. Her iki âlemde de düzen, ilim, yasalar önemlidir, esastır, özdür. Görmek, işitmek gibi algılamak yetmez, gerçeğin aslını öğrenmek, aklı durdurma pahasına, hesaplamak şarttır. Akıl, muhteşemin ihtişamına âşık olur, aşk içinde de işleyişi durur.

            İnsan, gördüğü manzaranın muhteşemliği, tattığı lezzetin harikalığı, dinlediği müziğin keyfi, parfümün kokusunun zevki ve dokunduğu sevdiğinin ömre bedelliğiyle kendinden geçebilir. Algılar güzel, çok güzeldir ama araç mıdır amaç mı? Araç ise amaç nedir? Evren kendini merak ediyorsa, Âdem olarak, olgunlaşıp kendini bilmeye çalışıyorsa, yaradılışın amacı “Bilinmek” ise ve her şey görünenden bilerek bilinmeye gidiş ise biz bu işin neresindeyiz, ne zamandan beri, ne zamana kadar? Belki de herkesin ‘sen’ dediği vücuda ‘ben’ diyen bir bencillikle “Bilmek istemek”, en başta belirtildiği gibi, esas sorundur!

 (1) Dr. Stephen Hawking, “A Briefer History of Time”.

11 Aralık 2015 Cuma

İnanmaktan Bilinmeye


               İnanmaktan Bilinmeye,

               İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir ve uzun soluklu bir süreçtir. İnsanın düşünmesi ve inanması birlikte gelişmiştir. Bilimsel yasalarla Evrenin Doğuşuna tanıklık edilmektedir.  Evren, kendini merak eden yaratıktır. İnsan olmak için de ilk tapınaklarda “Kendini Bil” yazılmış. “Yağmurun Allah’tan olduğuna” inananlar “Evet ama nasıl?” diyerek gerçeğe ulaştıkça bilir olmuş. Bilinçli düşünme ve bilinçli iman müştereken ilimde yükselme, imanda yücelme sağlamış. Aksi halde, örneğin, bilmeden iman “Hayali” kalırdı, “Hakikate” ermek olamazdı. İlimden kaynaklanan iman, bilimi doğurur ama bilim elindekini bırakamaz, evrenin dışına çıkamaz. Kuantumla “Evrenin yoktan var olan parçacıkların şişmesiyle oluşan düzenli bir hiçliktir” olduğu kanıtlandı. İnanç temeline dayanarak  “Yokluktan yaratılan evrende insanın varlığı aklının izafi oluşundandır, insan aslında yoktur” denirse bu, bilimsel açıdan bağnazlık olabilir. Çünkü annenin sevgisi, çocuğun anne sevgisinden de büyüktür.

               Genel görelilik kuramı üç boyutlu olarak düşünülen uzay ile zamanı, uzay-zaman veya “uzam” olarak birleştirir. Madde, uzayı büker ve ona nasıl ve ne kadar büküleceğini öğretir, uzay-zaman da maddeye nasıl hareket edeceğini gösterir. Einstein, izafiyet teorisi, genel görelilik kuramı ile gravitasyonun, yer çekiminin bir güç olmadığını kanıtladı. Örneğin Dünya, Ay’ı çekmez, her gök cismi gibi, onlar da kendi kütlelerinin büktüğü yollarında hareket eder. Gökyüzünde kütlelerin uzay zamanı bükmeleri nedeniyle ışık bile bükülmüş görünür. Işığın kaynağı, eğer arada Güneş gibi uzay-zamanı büken bir kütle var ise, gözümüzün gördüğü yerde değil, ışığın geldiği yerdedir. Görelilik, evrenin Büyük Patlama anından itibaren, genişlemekte oluşunu, kara deliklerin, gökadaların ve yıldızların konumunu bildirir. Zamanda yolculuk yapar gibi her “şeyin” geçmişte ve gelecekte nerede ve nasıl olacağı kesin olarak bilinebilir. E=MC2 formülü ile ışık hızında hareket zamanı durdurur.

               Kuantum kuramına göre, uzayın en küçük ölçeğine bakıldığında, daima görülecek şaşırtıcı, değişmez bir gerçek vardır, o da bir “parçacık çiftinin” yoktan var olup tekrar yok olduğudur. Sürekli bir şekilde var olup yok olan bir çift parçacık için Dr. Hawking bir fikir ileri sürer. Buna göre, parçacık çiftlerinin var ve yok oluşları, kara deliklerin “olay ufkunda”, geri dönülmez noktasında, gerçekleşiyorsa parçacıkların bir kısmı yutulur bir kısmı da kara deliğin ekseni etrafında ışıyarak kaçar. Kaçan parçacıklar “Hawking Radyasyonu” adı verilen ışınıma yol açar. Böylece kütle enerjiye dönüşür ve kaybolan enerji en sonunda kara deliğin kendisinden gelmiş olur. Görünüşe göre, kara delik zamanla buharlaşıp yok olarak “hiçliğe” dönüşür.

               Kuantum mekaniğinin kara delikler alanında kullanımı, genel görelilik yasalarıyla birlikte, her alan ve parçacık için, her iki kuramı bütünleştirerek, tüm evrende her şeyi açıklayıcı bir kuram elde etmeye yöneltti. Ancak iki kuramın “gerçeği” çok farklı gördüğü anlaşıldı. Kuantum için her “şey”, belirli bir ölçekte, “parçacık” temelinde ve “yerel değil” konumundadır. Parçalar birbirinden bağımsız ve bağlantısız görünümünde ancak davranışlarında “ikizlik” ve “olasılık” hâkim. Bir parçacığın bir yerdeki davranışı kilometreler veya ışık-yılları uzaktaki ikizinin davranışına bağlıdır. Olasılık, bilgi eksikliğinden değil gerçek dünyanın öyle oluşundandır. Parçacığın var ve yok oluşu “ya var, ya da yok” oluşundan değil “hem var, hem de yok” oluşundandır. Görelilik denklemlerinde ise temelde belirlilik, kesintisizlik ve düzgünlük hâkimdir. Uzay-zamanda boşluk yoktur, doğrular bükülebilir ama sürekli ve kesintisizdir. Kuantum kuramı, “elektromanyetik”, “güçlü nükleer” ve “zayıf nükleer” olmak üzere üç güç tipini tanımlar, belirler ve birbiriyle ilişkilendirir. Bu güçler parçacıklardan kütle oluşturur. Böylece kütlenin oluşumu veya var oluşu, kütlelerin hareket edişinden farklı ele alınır. Bir şey önce var olmalı ki hareket etsin. E=mc2 kütlesi olmayan parçacıkların ışık hızındaki hareketini de açıklar.

               Söz konusu iki bilimsel âlemi yani kuantum âlemini ve üzerine inşa edilen evreni, inanç âleminde ele alabiliriz. İlk akla gelen “Büyülttüm âlem ettim, küçülttüm Âdem ettim” deyimidir. “Bu dünya ve öbür dünya” veya “cennet ve cehennem” kavramları da düşünülebilir. Hatta bu Dünya’nın “altı ateş, üstü su” oluşu gerçeği de vardır. “Allah her şeyi yoktan var etmiştir” denildiğinde “ne yoktan bir şey var olur, ne de var olan bir şey yok olur” denilmişti. Bu termodinamik yasasına “Evren hem vardır, hem de yoktur” diyerek karşı koyanlar da “Vardır ama hiçliktir” diyenler de bilim insanıdır. “Var gibi görünüyor ama aslında yok” inancı kanıtlanmış olur. Sorulara cevap ve sorunlara çözüm ile “Gerçeği” arayan bilim, her devirde inançlara yer ayırmıştır. İnanç sisteminin özünün kanıtlandığına bazı bilim insanları inanamaz.

                Bu gerçekler ışığında “Din ile bilimi birbirine karıştırma” denemez. Hiçbir şey göründüğü gibi ve göründüğü yerde değildir. “Olduğun gibi görün veya göründüğün gibi ol” deyimi daha iyi anlaşılabilir. Bilimsel olarak kanıtlanıp inanılanların hepsinin bilinmesi durumunda “İnanç sistemi” ortadan kalkmaz. Belki sadece, “Bilinmeyi sevdim, evreni ve insanı yarattım” deyimi ile ortaya konan “amaç”, ilmen yakın olarak, gerçekleşmiş olur.