12 Aralık 2014 Cuma

Kendini Bilme Sanatı



            Kendini Bilme Sanatı
          Kendini bilme gayreti içinde olanlar iç ve dış ortamlarını anlamaya çalışır. “İçi ve dışı bir olma” deyimi buradan gelebilir. Nasıl ki dış âlemde her şey farklı eşyadan oluşuyor ise iç âlemde de dışarıdaki her şeye karşılık bir iç duygu, organ vardır. İçyapı da piramidal veya hiyerarşiktir. En tepede mana, yazılım, ilim veya ruh en altta madde, donanım veya beden denebilir. Bir para nasıl yazı ve turadan oluşursa insan da beden ve ruhtan oluşur diyebiliriz. Kendimizi bilmemiz için dış görünüşümüzden başlayıp içimizde oluşan, gelişen, fırtınalara, coşkulara, tepkilere, gazap ve şehvet duygularına tüm sonuçlarıyla anlam verebilmemiz gerek. İç ve dış âlemi bilme amacına ulaşılmalıdır.
          Dik dururuz, duramayıncaya kadar. Güvenlik nedeniyle uyanık kalmaya çalışırız, uykusuzluktan ölünceye kadar. Yakın çevremizi oluştururuz koruyup kollayarak, sonra korunup kollanmak ihtiyacında olabiliriz ve sığınırız. Sığınıncaya kadar, çevremize sığınak oluruz. Bu özelliğimizi bilinçli olarak kendi üzerimizde keşfetmeden önce bu özelliğe sahibizdir. Nereden geldiğini bilmeden önce bu özellik, bu sıfat bizde vardır. Örneğin, koruyucu ve kollayıcı sıfatı bizde vardır ve bu sıfatın bizde var olduğunu bilince “yaradılışımızdan gelen bir özelliktir bu” diyebiliriz. Benliğimiz oluşmadan önce var olan özelliğe sahip çıkmak bencillik olur. Böyle bir bilinç ise kendimizi bilmek veya kendimizi keşfetmek anlamına gelebilir. Hiç bilinmeseydi önce biz bilirdik. Çok sonra öğreniriz veya hiç konduramayız “rahman ve rahim” deyimi bu demekmiş. Böyle var olduğumuz için bu kadar bilir, bilinir, bilinçliyizdir. Kendini bilen insandır, bilmeyen henüz bilmekte, olgunlaşmaktadır.  
          Dış görünüşümüz bir beden ve bir kişidir. Analiz etmeye başlayınca, baş, beden, kol ve bacaklar gibi binlerce ayrı isim altında organ sayılabilir. İç âlemimizde de kalp, vicdan, utanma, arlanma, gazap, şehvet, korku, cesaret, merhamet gibi birbirini bütünleyen veya yerine göre birbirinin karşıtı çok sayıda duygu ve algıyı sayabiliriz. Özetlersek, insan ruhani sezgiler, kalbi algılar, nefsanî duygular altında toplanabilir. Çocuk, genç, olgun insan deyince de belirli bir düzeyde insanca düşünce ve davranış kalitesi beklenir. Bu kaliteye akıl ile ulaşılabilir. Akıl bilgiye, bilgi kalbe, kalp ruha erer. Bildikten sonra “ben mi bilmek istedim, bilinen mi bilinmek istedi?” sorusunun cevabı düşünerek verilmelidir. Damla deryayı mı bildi, yoksa derya mı damladan bilindi?
          İnsan suresi insanı ve amacını anlatır. Hitap akıllı, bilen, ilmini uygulayan, olgun insanadır. Olgun insanın yücelişini gerçekleştirmesi beklenir. Ayetler akılsızca ele alındığında yücelme merdiveninin basamakları elde kalır, çıkılamaz. Taşocağından alınan ham taşlarla sevgi mabedi inşa edilemez. Ebu cehil deyince, akılsızca, adamın teki akla geliyorsa kendi cehalet kuyusu doldurulamaz. Nefsin emrinde olan akıl ile elde edilen ilahi bilgiler, kalpte yer etmesi ve yeşermesi yerine, doğrudan nefse iletilirse, bedensel bahçenin sulanmasında kullanılırsa, yalnız gururu güçlendirir. Nefis “ne de güzel bilgilere sahibim ben” diye gururlanır. Oysa bilginin sahibi nefs olamaz. Kalbe bilgilerin akıl aracılığı ile ilimden, ruhtan geldiği düşünülebilir. Tüm iş ve eylemlerimizin insan kişiliğimizde veya insanlıkta gizli kişilikten kaynaklandığı idrak edilebilir. Fiillerimiz, koruyucu ve kollayıcı gibi sıfatlarımızı ortaya çıkarır ancak fiil ve sıfatlarımız kişiliğimizden kaynaklanır. Bilip uyguladıkça kişiliğimiz bilinir.
          Bilgi bulanın değildir. Bilginin bilinmesi gereken bir kaynağı vardır. Bu kaynak var olan, tüm varlık âlemidir ve bilginin bilinçsizce kullanımı insanın kendine zarar verebilir. “Emme basma tulumbasının kaçan suyunu tamamlayalım” denilerek verilen bilgileri özümlemeden kullanmaya çalışmak da gururu besleyebilir. Tulumbanın özündeki kapakçık açılmadan, dökme su tulumbanın özüne ulaşmadan, yararlı olamaz. Dökülen su ile bahçe sulanmaya çalışılırsa yetersiz kalır. Birisinden alınan bilgi özümlenmezse ne akılda kalır ne de yararlı olur. “Bu bilgiler güzel bilgiler, ben bu bilgileri yeri gelir başkalarına satarım ve puan kazanırım” denirse olmaz. Yeri gelince tam olarak hatırlanmaz, eksik ve yanlış hatırlanması veya yanlış kullanımı kişiye zarar verebilir. Dökme su ile değirmen dönmez. Ayetler bilgiye, bilgi ilme, ilim kaynağa götürmelidir.
          İnsanın hayatında, henüz insanlar arasında yer almadığı, çocukluk ve gençlik gibi devirler, dönemler vardır. İnsanın nefsine uyduğu, maddi çıkarları peşinde koştuğu, henüz manevi ve ruhani değerlere önem vermediği bir gençlik çağı olur. Gayb âleminde olan veya şahadet âleminde bulunanlar henüz yetişme ve gelişme döneminde olan gençlere, olgun insan olarak görmedikleri için, aralarında yer vermeyebilirler. Nefsanî beslenme için kullanılan akıl ile ancak niceliksel doyuma ulaşılır. Bu gidişin sonu yoktur. Gururun alçak gönle, aç gözlülüğün kanaate dönüşmesi aklın elde ettiği bilgilerin kalpte yer etmesine ve yeşermesine bağlıdır. Ruhani bilgiler kalpte mayalanmalı ve kalp deryası maya tutmalıdır. Derya bilgisi nefis gölünde kullanılırsa maya gölde ziyan olur.
          Kalp kapakçığının zamanında açılıp kapanmasıyla kalp beslenir. Güçlü kalp nefsanî duyguların da hem niteliksel hem de niceliksel doyumunu sağlar. Ruhtan akıl yolu ile alınan bilgiler hemen nefsin kullanımına sunulmamalı, derin düşünme ve tefekküre götürmeli. Bilgi ile daha çok ve daha güzel bilgiler elde edilmeli. Tulumba dipten tatlı su çıkarmalı. İnsan küpünün suyunu kullanıma sunmak yerine kendi küpünün dibini delip deryaya oturtmalı. Böylece, insan düşünmez, düşünce ona gelir!
          Kutsal mesajlar üzerinde tefekkür edilirse yararlı olur. Mesajın gelişi ve kişiye erişi efaldir, fiildir, “güzel” bulunur da sıfat kazanırsa, üzerinde tefekkür edilirse zata erdirir. “Biz o insanı deliller ile hak yoluna hidayet ettik, yönelttik. İnsani duygular ile donatıp uygun koşullarda en uygun davranışlarda bulunması için gereken bilgi, beceri ve nimetleri verdik. İnsanlardan bir kısmı nimetler sayesinde nimetleri verene kavuşmak isteyip şükretti ve yönelttiğimiz yönde ilerledi. Diğerleri sadece nimetleri aldı ve onları gördü ama nimetleri vereni aramadı, kavuşmak istemedi. Biz hepsini görsel ve akılcı delillerle doğru yola yönelttik. Kimseyi kayırmadık, kimseye ayrımcılık yapmadık, hepsine eşit mesafede kalıp eşit davrandık. Biz nimetlerle hicaplaşan, perdelenen mahcuplara, nimetleri görünce vereni düşünmeyenlere, düşünüp unutanlara, istediklerini ve hak ettiklerini verdik.”
           Yalnız daha çok nimet isteyene verilen nimetler fıtratlarındaki gerçek amaçlarından uzaklaştıracak “mahrumiyet ateşine” dönüşür. Hakikate ermeye mahrum olur, “aynı ayetler ve nimetler başkasını erdiriyor ben niye hakikate eremiyorum” ateşi insanı yakar. Nimetler arasındaki sevdiklerine daha da bağlanmaları “cisimlere eğilim ve muhabbet zincirlerini” oluşturur. Nimetlere daha da sıkı bağlanır, bu zincirleri kırmak güçleşir, su testisi suyolunda kırılır. Nimetlere ilişkin istekler, hakikate erme muratlarını talep etmekte, “hareketlerini kısıtlayıcı bukağılara” dönüşür. Boyunlardaki bukağılar geriye bakmayı, nimetleri vereni görmeyi, hakikate özlem duymayı bile güçleştirebilir.
          Yalnız nimetlere dalmak ve nimetlerde kalmak, Hak ve hakikate ulaşmaya çalışmamak, “fıtratlarında yer alan hakikate erme doğal haklarını men edici ateşlere” dönüşür. Ateş, ardında kalan hakikate ulaşmaya engel olur. “Biz isteyene istediklerini hak ettikleri kadar verdik” deniyor. Yalnız nimet isteyene yalnız nimet verdik ama bu nimetler zamanla onlara “ateş”, bukağı” ve “zincir” olmakta. Çünkü nimet isteme onların karakterleri olur ve kaderlerini oluşturur. “Zaman içinde artık nimetin nereden geldiğini bile hiç düşünmez olurlar” deniyor. Makineler mekanik hareketleriyle kendilerini gerçekleştiremez.
          “Her şeyin O’ndan gelip O’na gittiğini anlayıp, her fiilin failinin Hak olduğunu idrak edip, efal hicabından kurtulanlar doğru yoldadır. Bu kişilere ‘ebrar’ denir. Fiillerinin aslında kendilerine fıtratlarında verilen sıfatların ortaya çıkışı olduğunu idrak edenlerdir. Özü sözü doğru, hamiyetli, sadık ve iyi niyetli, Allah’ı seven kişilerdir. Mevsuf olanın Hak olduğunu henüz idrak edemeseler de ayn-i zata yönelmeleri nedeniyle arada, ancak doğru yoldadırlar. Sıfat kâsesinden şarap içenlerin muhabbetinin lezzeti kâfur ile karışıktır. Zat muhabbeti, yakın serinliği, nuriyet beyazlığı ve şevk hararetiyle yanmış kalbe ferahlık veren ve kalbi güçlendiren kâfurun kaynağıdır. Kâfur kalbi serinletir, ferahlık verir ve aklama, temizleme ve arıtma özelliği vardır.”
          İnsan odur ki her şey kendisine yeniden keşfedercesine aşikâr olur. Kendine verilen sıfatlar, melek ve yeteneklerle bireysel insanlığını keşfeder. Kendisi benlik ve bencilliğinden arınır, teslim olup sığınır. Kendisinin genel insanlığın bir uygulaması olduğunu idrak eder. Örneğin, koruma kollama sıfatının kendisine verilmiş olduğunun idrakindedir. Nefsin tatmininde bilginin önemini anlar. Bilgi sayesinde akıl ve kalbin keşfine ulaşır. Sezgi ve basiret ile de ilmin kaynağı ve sahibine ulaşır. Uykusuzluk nedeniyle gaflet uykusundan uyanıp güvenle çevreye sığınıp uyur. İç ve dış âleminin bir ve tek olduğunu anlar. Her şeyin ilim olduğunu, ilmin bir değişik uygulaması olduğunu bilir. Eşya hakikat güneşinin gurup ettiği yerdir. Latif kesif olarak görünür. Diğer bir anlatımla, henüz Tanrı bilinmeseydi kendisi bilir ve sığınırdı, sonra idrak ederdi ki kendisi rahimden doğmuş ve O zaten var olandır!
          “Kâfur, muhabbetleri sıfata olmayıp aynı zata mahsus olan vahdeti zatiye ehlinden Allah’ın sevdiği kullarının sade ve saf olarak içtikleri kaynaktır. Bir şeyi güzel bulmasının, beğenmesinin kaynağını keşfeder. Keşifleri sayesinde kaynağa yücelir. Sevilen kullar kahır, lütuf, arkadaş, sertlik, kabalık, bela, şiddet, bolluk, darlık arasını fark etmezler. Onların muhabbetleri zıtlar ve benzerlerin lezzetlerinde, nimetleri anış ve övüşlerinde, rahmet ve zahmette uzayıp sürer gider. Amma ebrar, rahimi, rahmet edeni, mün'imi, nimet vereni, yedirip içireni, lâtifi sevdikleri için kahhar, müntekım, mübelli, tebliğ eden, isimlerinin tecellisi zama­nında muhabbet ve lezzetleri, hali üzere baki kalmaz. Yedirip içereni sevenler sevdiklerinin kahhar, kahredici de olabileceğini yadırgayabilirler. Kahrı lütuf görebilmek, kahra boyun eğebilmek ve rıza göstermek, yokluk, yoksulluk ile övünebilmek zor olabilir.  Belki tecel­liyi kerih, fena, çirkin, bile görürler.” Benliklerden bencilliklerin kahrı, kalkışı zordur.
          Anneye anneliği verilmiştir. Anne çocuğuna, kendisine sonra bakması gibi bir menfaat için bakmaz. Koruma kollama sıfatının kaynağı zatıdır, annelik kişiliğidir. Bu kişiliğini sever ve onu, bu kişiliğini, muhabbetle karşılar. Muhabbeti nedeniyle sevilir, sevilen kul olarak kahır ve lütuf, bolluk ve darlık, rahmet ve zahmet onun için fark etmez, çocuğu için varlığını ortaya koymaktan kaçınmaz. Anne, annelik sıfatının annelik kişiliğinden kaynaklandığını idrak ettiği için çocuğuna duyduğu muhabbet sayesinde kâfur içmiş gibidir. Kâfur gibi annenin kalbini arındırır, benlik ve bencillik bırakmaz. Anne, anneliği öğrenerek, yalnız ilmen bilseydi, ebrar olsaydı, annelik kişiliği içinde kendini feda etme tecellisini kerih görebilirdi.
          İnsan ne olabilecekse olmalıdır. Potansiyelini ortaya çıkarmalı, kendini gerçekleştirmelidir. Yeterince olgunlaşanlar, su terazisindeki kabarcık misali, eşyanın doruğunda yer alıp, yıldırımın düşmesi gibi yücelmeyi bekler. Beklerken gösterdikleri azim “evet” demeleri ve “söz verme” niteliğindedir. Ayetlere verdikleri kulak delinir. Delikten içeri kar suyu kaçar. Giren bilgiler gönülde mayalanır. Y.N. Öztürk, (76.7): “Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler”. O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirirler. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış, akılla donatılmış oldukları için önce âlim, sonra kâmil insan, arif olurlar.
          O’nu seven mali menfaatlerden sıyrılır ve nefislerini özellikle kıskançlık rezaletinden arındırır. Çünkü mal sevgisi perdelerin en kalınıdır. Bu nedenle esirgemez verirler, miskin, yetim ve esirler gibi başkalarını kendi nefislerine tercih etme sıfatıyla sıfatlanırlar. Yani, nefislerini cehaletten arındırıp temizleyerek, ruhani hüküm ve şeriat yemeğini, Allah muhabbetiyle birlikte, beden toprağında yaşamaya mahkûm yoksul miskine yedirir. Hakiki babası olan kutsal ruhun terbiyesinden kesilmiş durumda olan yetimi doyurur. Doğanın esiri ve nefsanî sıfatların kabrinde hapis olan esire verir. Kısaca kalplerine, veledi kalplerine yedirir, doyurur ve verir. Yeni doğan kalplerini beslerler. Yok bilinen, kıymeti bilinmeyen kalp beslenir. Nefis, veledi olan kalbi sıfatlarla besler. Kalp sıfat kazandıkça nefsin eylemleri değişir. Kalbin doğuşu ile nefis anne olur. Kalbin ruhtan alınan ilim sütüyle ve irfan balıyla beslenmesi anneyi kendini feda etmeye kadar götürebilir.
          Dışarıdan verilen bilgiler sayesinde kalpten öğrenmeyi öğrenen olgun insan kalbini besler. Kalp kapakçığı yerinde ve zamanında açılıp kapanır, bilginin kaynağının ruhu olduğunu keşfeder. Yem ile balık tutar gibi bilgiler üzerinde tefekkür ederek yeni bilgiler elde eder. Kalbin ruha açılan kapakçığından elde edilen ilk bilgiler aynı kaynaktan yeni bilgi elde etme amacıyla kullanılması yeni keşiflere yol açar. Keşfetmeyi zevk ederek yeni bilgiler elde edilmesi konuya duyulan muhabbeti artırır. Muhabbetin verdiği sıcaklık mayanın tutmasında yardımcı olur. Kalbe dolan bilgiler ruha açılan kapının açık kalmasına kadar sürdürülebilir. Her kalp kişinin yeni doğan bebeğidir, veledi kalbidir. Muhabbeti nedeniyle kalbini beslemekten zevk alır.
          “Beslerken karşılık beklemez, Allah rızası için doyururlar. Ebrar, efal hicabından kurtulup sıfata geçmek üzere oldukları için, yaptıkları ile hayır ve sevap değil Allah rızasını isterler. Zira vecih, sıfatla beraber zattan ibarettir. Ebrar, Allah’ın gazap ve kahır tecellisinden korktuğu için, Allah’ın rıza ve lütuf tecellisi ile nimetleşir. Onlar, sıfat nurları içinde, efal cennetlerinde nefsanî lezzetlere ve şeytani ziynetlere karşı sabretmeleri nedeniyle, zat cenneti ve ilahi sıfatları idrak ile ödüllendirilirler. İlahi sıfatlarla sıfatlanmış oldukları için, bağış olunan ve ihsan edilen zat ve sıfat tevhidi yemişlerinin salkımları onlar için aşağı sarkıtılmıştır, ne zaman isterlerse o yemişleri toplar, tadar ve zevk ederler. Keşfetmeyi zevk edenler yeni keşiflerin tadına varmak için tefekkür etmek istediklerinde daha az bir gayretle yeni keşifte bulunur, salkımlar aşağı sarkıtılmıştır.”
          Gözlem ve analizler yaparak doğadan elde edilen bilgiler sayesinde, onları değerlendirerek, yeni bilgiler elde etmek sezgiyle olabilir. Yeni bir buluş yapmak mevcut bilgilerin değerlendirilmesini gerektirir. Akıl sayesinde ulaşılan bilgiler sezgi ile değerlendirilir. Akıl ile akluhikmete, sezgi ile de hakikate ulaşılabilir. Bilgiler sayesinde bilginin kaynağı ilme ulaşmak sezgiseldir. Kalbin sezgi ile ilmin kaynağına ulaşması ve yeni bilgiler elde etmesi kalbi besler. Beslenen kalp için yemiş salkımları aşağı sarkıtılmış olur, yeni bilgilere daha kolay ulaşabilir. Doğal bilgiler aklı kalbe, kalbi de ilmin kaynağına, ruha götürür. Kişi kalbi için kişiliğini feda edebilir, kendini ilme adayabilir, kalp ruha yücelir.
          Kalbin ilahi sıfatlarla sıfatlanmış olması ve sıfatların en güzel suretler halinde ortaya çıkması, çeşitli kaplarda görünmesi şeklinde olur. Kalpte kaplar içinde ortaya çıkan bu sıfatların gümüş kaplar, küpler ve sırça görünmesi arka plandaki zat nurunun parlamasındandır. Kalbe sırça teşbihi de buradan gelir. Kalbin sırça şeffaflığında, gümüş beyazlığında ve berraklığında oluşu ardındaki zat nurundandır. Onlar istedikleri içkileri istidatlarının gerektirdiği ve susadıkları kadar o kaplardan içebilirler. İlim sütü ve idrak balı ile beslene kalp şarap yapabilir. Salkımlardan elde edilen bilgi daneleri üzüm gibi yenir, suyu çıkarılıp özümlenir, kalpte mayalanan ilimden şarap oluşur. O’nu sevenlerin muhabbeti, kâfur gibi arındırıp bencillikten geçirir, sarhoş eder.
          “Onlara o cennette iştah açıcı lezzet veren zencefil karışımlı bir kadehten içirilir. Ulaştıkları yer geldikleri yerden daha iyi olduğu için daha ileri gitme arzuları olmayabilir. Sıfatları seyretme arzuları olduğundan, sıfatları tek tek seyretmeyi yeterli bulabilir, sıfatların tümüne kavuşmalarını imkânsız görebilirler. Vuslat yolundaki âşık yolcular aşklarının hararetinden hiç bir zevk ile kıyaslanamayacak zevk içindedirler. Onlara sıfat iyiliğinden saf ve benlik zuhuru pisliğinden pak hakiki bir aşk şarabı olan zat muhabbetinin lezzetli şarabı içirilir. Sözü edilen cennet, kaplar, huriler ve şarap sizin sıfat tecelliyatının hakkı ile kıyamınızdan dolayı size mükâfat olmuştur.”
          “Gayrımız değil biz zatımızla sana Kur’an’ı tenzil eyledik. Benlik ve bakiyenin zuhuru belası ile beraber fena makamında ehadiyet zatının tecellisine sabret. Hukuku ile kıyam ve olgunluğunu göstererek Rab’bini, ilahi nurun doğuşu ve gurubu zamanlarında, zikret. İstemeseydim isteyemezlerdi, Ben onları dilerim ki onlar beni dilerler!   Perdelenmeleri nedeniyle rahmetinden haz ve nasiplerini eksiltenlere elem verir.” (Alıntılar 76 İnsan Suresi’indendir)
          Genellikle güzel sanatlar alanındaki eserler karşısında, yeteneklerin Allah vergisi olduğu söylenir. Kendini bilme de bu açıdan sanat olsa gerek. Örneğin, “koruma kollama” sıfatının benlik oluşmadan önce kendisinde var olduğunu sezmek, fıtratından geldiğini bilmek, Allah’tan olduğunu idrak etmek, Allah vergisi olsa gerek. Ancak bu durumda akıl verilmiş en nimettir denebilir. Bu sıfata kendisinin zaten sahip olduğunu düşünen bencillik ettiğinin de farkında olamaz. Alt yapı, fıtrat, her kişide var olsa da üst yapı, sıfatın fıtrattan geldiğinin idraki, nadir görülen bir eserdir ve Allah dedirtir!

 

24 Kasım 2014 Pazartesi

İnsan Kendini Gerçekleştirmeli


            İnsan Kendini Gerçekleştirmelidir

            İnsan suresi insanı ve amacını anlatır.

            İnsanın hayatında, henüz insanlar arasında yer almadığı devirler, dönemler vardır. İnsanın nefsine uyduğu, maddi çıkarları peşinde koştuğu, henüz manevi ve ruhani değerlere önem vermediği bir çağı olur. Gayb âleminde olan veya şahadet âleminde bulunanlar henüz yetişme ve gelişme döneminde olanları insan olarak görmedikleri için aralarında yer vermeyebilirler.

            Biz o insanı deliller ile hak yoluna hidayet ettik, yönelttik. İnsani duygular ile donatıp uygun koşullarda en uygun davranışlarda bulunması için gereken bilgi, beceri ve nimetleri verdik. İnsanlardan bir kısmı nimetler sayesinde nimetleri verene kavuşmak isteyip şükretti ve yönelttiğimiz yönde ilerledi. Diğerleri sadece nimetleri aldı ve onları gördü ama nimetleri vereni aramadı, kavuşmak istemedi. Biz hepsini görsel ve akılcı delillerle doğru yola yönelttik. Kimseyi kayırmadık, kimseye ayrımcılık yapmadık, hepsine eşit mesafede kalıp eşit davrandık. Biz nimetlerle hicaplaşan, perdelenen mahcuplara, nimetleri görünce vereni düşünmeyenlere, düşünüp unutanlara hak ettiklerini verdik. Fıtratlarındaki gerçek amaçlarından uzaklaştıracak “mahrumiyet ateşlerini” ve sevdiklerine daha da bağlanmalarını sağlayan “cisimlere eğilim ve muhabbet zincirlerini”, muratlarını talep etmekte “hareketlerini kısıtlayıcı bukağılarını” ve “doğal haklarını men edici ateşleri” hazırlayıp verdik.

            Her şeyin O’ndan gelip O’na gittiğini anlayıp, her fiilin failinin Hak olduğunu idrak edip, efal hicabından kurtulanlar doğru yoldadır. Bu kişilere ebrar denir. Özü sözü doğru, hamiyetli, sadık ve iyi niyetli, Allah’ı seven kişilerdir. Mevsuf olanın Hak olduğunu henüz idrak edemeseler de ayn’i zata yönelmeleri nedeniyle arada, ancak doğru yoldadırlar. Sıfat kâsesinden şarap içenlerin muhabbetinin lezzeti kâfur ile karışıktır. Zat muhabbeti, yakın serinliği, nuriyet beyazlığı ve şevk hararetiyle yanmış kalbe ferahlık veren ve kalbi güçlendiren kâfurun kaynağıdır. Kâfur kalbi serinletir, ferahlık verir ve aklama, temizleme ve arıtma özelliği vardır.

            Kâfur, muhabbetleri sıfata olmayıp aynı zata mahsus olan vahdeti zatiye ehlinden Allah’ın sevdiği kullarının sade ve saf olarak içtikleri kaynaktır. Sevilen kullar kahr, lütuf, arkadaş, sertlik kabalık, bela, şiddet, bolluk, darlık arasını fark etmezler. Onların muhabbetleri zıtlar ve benzerlerin lezzetlerinde, nimetleri anış ve övüşlerinde, rahmet zahmette uzayıp gider. Amma ebrar, rahimi, rahmet edeni, mün'imi, nimet vereni, yedirip içireni, lâtifi sevdikleri için kahhar, müntekım, mübelli, tebliğ eden, isimlerinin tecellisi zama­nında muhabbet ve lezzetleri, hali üzere baki kalmaz. Yedirip içereni sevenler sevdiklerinin kahhar, kahredici de olabileceğini yadırgayabilirler. Kahrı lütuf görebilmek, kahra boyun eğebilmek ve rıza göstermek, yokluk ve yoksulluk ile övünebilmek zor olabilir.  Belki bu tecel­liyi kerih, fena, çirkin, bile görürler.

            İnsan ne olabilecekse olmalıdır. Potansiyelini ortaya çıkarmalı, kendini gerçekleştirmelidir. Y.N. Öztürk, (76.7): “Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler”. O’nu sevenler, kendilerinde yeterince sebep, donanım ve kudret bulursa, yaradılışlarında gizli olan hakikat, bilgi, ilim ve erdemler sayesinde, temizlenme ve arınmayla fiili ihraç etmeye ilişkin verdikleri sözü yerine getirirler. İnsan olarak insanlıktan yaratılmış ve akıl ile donatılmış oldukları için kâmil insan olurlar. (76.1-7)

1 Ekim 2014 Çarşamba

Muhkem Ayetler


         

Muhkem Ayetler

          Allah sana kitabı inzal eden zattır. O kitabın bir kısmında yalnız bir manaya gelen ayetler vardır. O ayetlerin başka manaları olması ihtimali yoktur. Şüphe götürmeyen bu ayetler muhkem ayetlerdir. Muhkem ayetler kitabın aslıdır.

          Kitabın bir kısmında da iki ve daha fazla manası olma ihtimali olan ve hak mı batıl mı diye şüphe duyulan müteşabih ayetler vardır. Bunun sebebi de Allah’ın halkın fenasından sonra baki kalan mutlak veçhesidir. Allah’ın baki olan yüzünün kesretli olma ihtimali yoktur. Eşyanın göründüğü yer aynalarının oluşu nedeniyle birçok kere ve çokluk olarak görünen izafi yönleri de vardır. Her mazhar olan, zahir olan, görünenin istidadına bağlı olarak, vahdet yüzünün o mazhardan zahir olan yüzüdür.

          Vahdet yüzünün göründüğü eşya veya kişinin istidadına ve fıtratına göre görünüşünde hak ile batıl karışmış gibi görünür. Görünen bir olsa da görüntü karışıktır. Görüntüden görünene ulaşmak herkes için kolay olmaz. Görüntünün karmaşıklığında kalıp Hakk’a ulaşamayan batılda kalmış olur. Bu nedenle bu yüzden görüşlerde Hak ile batıl karışmış görünür. Herkesin kendi fıtratına, istidadına uygun olan yüze bağlı kalışı, onunla dünyada var oluşu, fıtratına uygun görüntü ile görünmesi görenleri şaşırtabilir. Görenler arasında henüz vahdet görüşünü bilemeyenler var ise onlar yalnız görüntüde kalabilir Hakkı göremeyebilir. Bu durumda kişiler yaradılıştan gelen bilgi ve becerilerini artırmalıdır. Tevhit ilmi sahibi âlim ve arif olmak üzere olgunlaşma sürecinde ilerlemelidir. Bu yol doğru yoldur ve öğrenim sınavlara tabidir. Müteşabih ayetlerin amacı öğrenenleri muhkem ayetlerin hükümlerine uygun hedefe ulaştırmaktır. Her suret ve şekilde baki yüzü arif olan muhakkikler, hakikati araştıran, iç yüzünü inceleyen, hakikate erenler görüntüyle şaşırmazlar. Her görüntüden görünenin bir ve tek olduğunu bilirler, müteşabih ayetlerin muhkem ayetlerle aynı manada buluştuğunu idrak edebilirler. Görünen, görenin görüntüsüdür. Aksi halde kendi din, mezhep ve görüşüne göre yorumlayıp batılda kalır tevhide ve Hakka ulaşamaz. Müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah bilir, arifler de Allah’ın ilmi ile bilirler. (3.7)

24 Eylül 2014 Çarşamba

Uzay Zaman Gerçeği


Uzay Zaman Gerçeği,                                                                              NAEÖ 27092014

          Kuantum âleminin temelinde olan Heisenberg belirsizlik-tanımlanamazlık prensibine göre “Eğer ne olup bittiğine bakacak olursak enerji, boş bir uzay bölgesinde, küçük bir zaman aralığında, hiçbir şey yok iken, yokluktan ortaya çıkabilir ve yine hemen yok olabilir. Kütle de bir çeşit enerjidir. Bu demektir ki kütle, varlık da yoktan var olabilir ve var iken yok olabilir.” (Heisenberg uncertainty principle: If we consider what happens in a region of empty space in a very tiny interval of time, there will be a large uncertainty in the energy content of that region. In other words, energy can appear out of nothing. Now, mass is a form of energy. This means that mass too can appear out of nothing.) Bugün bilim dünyasının ulaştığı son nokta, henüz!

          Kâşani te’vili: «Eğer biz hadis olur ve fâni olur mev­cudat ittihaz etmek murâd, arzu etse idik», kudret cihetinden bize müm­kün olurdu. Lâkin hikmet ve hakikate münafi, zıt olduğu için öyle mev­cudat ittihaz etmedik. “Eğer biz ‘var olur yok olur’ mevcudat olsun isteseydik kudret yönünden bize mümkün olurdu. Lâkin öyle mevcudat, varlık olsun istemedik, çünkü hikmet ve hakikate uygun olmaz, aykırı olurdu”. İnsanlar bir düzen içindedir ancak düzeni bilmezler, kaos derler! (21.17)


               Yaşar Nuri Öztürk meali: (21.16) Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenip eğlendirelim diye yaratmadık. 17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Ama böyle yapanlar değildik/yapsaydık öyle yapardık.

          Her bir ‘şey’in o şeyi diğerinden ayıran bir özelliği vardır. İnsan insanlığı ile insandır. İnsan insanlığını kaybederse, kendisi de kaybolur, ona insan denmez. Her özellik Hakk’ın vahdaniyetine, birliğine delildir. Gökler ve yerler adalet ile ayakta durur. Adalet kesret âleminde vahdetin gölgesidir. Eşyanın düzeninde yumuşak huyluluk, birbirleriyle uyumluluk gibi vahdaniyete, birliğe, beraberliğe götüren özellik mevcut olmasa düzen mevcut olamaz. Birlikten gelen ve birliğe götüren özellik yok olursa düzen ve düzenlilik hemen bozulur. İnsan veya insanların insanlık özelliğini kaybetmesi durumunda birlik ve beraberlik içinde yaşamaları mümkün değildir, insanlık düzeni bozulur. (21.22)

          Ezelden ebede, evvelden ahire, evrenin öncesinden sonsuzluğa uzayıp giden ve içinde bulunan ve onunla beraber, onun içinde olan olayların kaynağı ve sebebi sayılan zamanın üzerine yemin ederim ki zamanın kendi başına hiçbir etkinliği yoktur! Zamanın kendine özgü herhangi bir kudret ve kuvveti yoktur. “bizi ancak zaman helak, yok eder” diyenlere peygamberimiz “zaman ancak Allah’tır, Allah’tandır, Allah’tadır, Allah zaman mazharında zuhur eder, zaman içinde zahir olur, görünür” demiştir. Dehr ile Hak’tan mahcup olmayınız, zamanı bilip, kabul edip de Hak’tan perdeli olmayın, O’nu reddetmeyiniz. Zaman sizin Allah’ı bilmenize engel olmasın! Allah sıfat ve ef’al ile zaman mazharında zuhur eylemiştir, zaman içinde görünür olmuştur! Hakka ulaşmak kolay ancak onda daim kalmak çok zordur, bunu yalnız ilim ve amelde mükemmel olanlar başarabilir. Yalnız Allah’a iman eden, ilmel yakîn ile iman eden ve zaman içinde görünenin yalnız Allah olduğuna iman edenler Allah’tan gayri müessir olmadığını bilirler. (103.1-3)

          Nefsanî hayattan sonra ebedi kalp hayatıyla ihya eder. Sonra O’nda fena ile öldürür; sonra hakkın vücudu ile O’unla olmanız için fenadan sonra beka ve ihsan edilmiş vücut ile sizi kendine cem eder; lakin insanların çoğu bunu bilmez. (45.26) Göklerde ve yerde kudret ve kuvveti ile tasarruf edici ancak O'dur. Göklerin ve yerin küllisi, O'nun batını ve zahiridir. O'ndan başka bir şey yoktur ki, size yardım ve sahiplik edebilsin. (2.107)

          Entropi yasası, evrenin Büyük Patlamadan itibaren geçen zaman içinde bir çeşit bozulmaya gittiğini söyler. Bu nedenle en mükemmel düzenin zamanın başlangıcında olduğu düşünülmelidir. Zaman, sonradan oluşan göreceli bir şeydir.   “Kaostan düzene” deyimi iyi bilinir. ilk bakışta kaos karmakarışık gibi gelse de aslında “anlaşılması zor, ilâhî denebilecek kadar karmaşık düzen” anlamındadır. Uzay zamanın en başında tam bir kaos varken, zaman içinde, gittikçe farklılaşan bir başka düzene geçiş söz konusudur denebilir. Entropi kavramına göre bir bozulma beklenirken sadece bir başka düzene geçiş olduğu bilimsel gözlem olmaktadır. Eğer uzay zaman kavramına göre evrenin, mevcut katsayılar içinde, nefes alışıyla sonsuza dek süreceği öngörülüyorsa “her anda bir şe’nde” kavramı akla gelebilir. Bozulma yerine zaman içinde “düzenden düzene” geçiş daha akılcı görünmekte.

          “Uzay zaman” kavramı içinde zamanın akışı hız faktörüne bağlanır. Işık hızında hareket eden bir parçacık için zaman akmaz, geçmez, sabittir, durur. Büyük hızlarda yolculuk yapabilecek insanların diğerlerine oranla pek yaşlanmayacağı bilimsel bir gerçektir. Dünya üzerindeki yaşamdan daha hızlı bir yaşam koşullarına uyum göstermemiz durumunda farklı bir düzeni yaşıyor olabiliriz.

          “Boş bir uzay bölgesinde, küçük bir zaman aralığında, bir enerji veya kütlenin yoktan var olup sonra da var iken yok olması” bile ‘bir varmış bir yokmuş’ şeklinde değil de ayetlerde belirtildiği gibi bir “düzen” içinde olabilir. Evrenin 14 milyar yıldır var olması bu düzene bir kanıt sayılabilir. Böylece, inanç ile bilim bir ve tek ‘ilim’ bütününün birbirinden bağımsız iki parçasıdır. Kurcalanmadık yeri, akla yatkın olmayan köşesi olmayan alanda ‘dogma’ olamaz. İlmin negatifi yoktur ki pozitifi olsun. İnancın kaynağı ilimdir. Ayetler çok aklı olup da aklını derin düşünerek kullanan insan içindir. Evren ve yaşam bilenlerle ‘bilinmek’ içindir. Canlılar ilimle yeniden doğar, dirilir, ruhlanır. Bu amaçla insan adaylarını yeniden doğarak diriltmek için, akil adamlar, dernekler kurmuştur. Din bilginlerin ilminden, biliminden doğmuştur. Büyüklerin çocukları öcü ile korkuttukları gibi, dinin halkı korkutmak için kullanılmış olması dinin korkudan kaynaklandığını göstermez. İlimsiz iman kör ve körü körünedir, boş ve boşu boşuna olabilir! (Dostların, konuya ilişkin olabilecek daha bilimsel katkıları için peşinen teşekkür ederim)

 

4 Eylül 2014 Perşembe

İnsan İnşa Edilir


                İnsan İnşa Edilir

                                                                                         NAEVÖ 10052014

          Günlük hayatta çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşuyla ve huşu duymasıyla, namaz kılan kişi Hak ile meşgul olduğundan faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek, zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının hukukuna riayet ederek, azı karar çoğu zarar ilkesine uyarak, koruyan yakin sahibi müminler kurtuluşa götüren mevte ermişler, kapısına kadar gelmişlerdir. Hukukun dışına çıkanlar, fazlaya kaçanlar, nefsin isteklerini yerine getirdiklerini düşünenler, nefislerine düşmanlık ederler. (23.1-7)

          Allah’ın onların fıtratlarına sır olarak bırakmış olduğu emaneti, yine fıtratlarında olan ahitlerini ihya edecek şekilde Hakk’a riayet eden ve ruhlarında müşahede namazını kılan yakin sahibi müminler kurtuluş mevtine dâhil olur. Ahdi misak olarak bilinen, insanın yaradılışından gelen, içinde var olan ahde uyma gereğince her şeyde hakka ve hukuka uymak suretiyle ruhen Hakkı gözeten ve gözlemleyen müşahede namazı kılıyor demektir. Böylece, bu yakin sahipleri kurtuluş mevtine girerler. Hakkı müşahede namazını kılan kişiler olurlar. Bu sıfatlarla mevsuf olanlar ruh cennetine varis olurlar. Varis olmak henüz cennete girmek değildir. (23.8-11)

          Sonra kendisine ruhumuzun üflenmesi ve suretimizle tasviri sebebiyle insanı, yaradılıştan gelen “başka bir hale girme” haliyle halk edilmiş olarak inşa eyleriz. İnsanın yaradılışından, fıtratından gelen ahdi misaka uyma hali bir halden diğer hale geçiş yeteneği demektir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim alanı olan doğadan kurtulma ve önce yükselerek sonra da yer çekiminden kurtulup yücelerek hal değişimiyle inşa edilir. (Ayet 14)(Sümme enşe'nâhü halkan âhere) İnsan gerçekte böylece halk edilmeyen bir halktır. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Doğaya bağlı ve bağımlı değilsinizdir. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizidir. Benlik ve bencilliğinizden vazgeçme zekâtını vererek yeniden doğuşa adaysınızdır. Sonra siz kıyameti sugra gününde, ikinci defa meydana gelme gününde, hakikat ile diriltilirsiniz. Fena halinde ölü iseniz kıyameti Kübra gününde beka ile diriltilirsiniz. (23.14-16)

          Umarım halk edilmiş değil sonradan inşa edilmiş bir insan oluruz.

İnsan ilimdir


            İnsan ilimdir!

            Bilen, bilinen olduğunu idrak edendir!

            Bilenle bilmeyen bir olmaz. Âlim nefis makamında rahat olabilendir, hiçbir korkusu, şüphesi, endişesi, cevaplayamadığı sorusu, çözemediği sorunu olmayan kişidir. Âlim ilmi eti, kanı ve canında hisseder, onların ilmin etkisiyle oluştuğunu ve çalıştığını bilir. Beden ve organlarının ilmin eseri olduğunun, ilmin bunlarla zahir, görünür olduğunun idraki içindedir. Hiçbir şey ilimden ayrı, gayri ve ayrılmış tutulamaz. Cahil ise kısaca henüz Hakk’ı göremeyen ve bilemeyendir, yalnız isim ve cisim ile ilgilenir, ardındaki ilimden habersizdir. Doğa ve evren araştırılmalı, incelenmeli ve analiz edilmeli ardındaki gerçek ilme ulaşılmalıdır.

            En son bilimsel bulgulara dayanarak geliştirilen bir robotun hareket edişini, dansını, gidiş, tutuş ve vuruşunu hayranlıkla izlerken akıldan geçen tek şey “ne güzel bir ilim, ne güzel bir bilimsel uygulama” düşüncesidir. İnsana benzetilmeye çalışılan robot bize bizim hakkımızda da bilgi verebilir. Oluşan evren ve oluşumumuz hakkında bilgi verebilir. Bir ilmin uygulanmakta olan hali olduğumuzu düşündürebilir. Yendiği, yenilgiye uğrattığı cehaleti kötü görmek yerine o cehaleti ne güçlüklerle geride bıraktığını hatırlasa insan onu takdir edebilir, ilmin kıymetini daha iyi anlayabilir.

            Nefsin ihtiyaçlarını karşılama gereği düşünülmeksizin hayal edilen ilim, ilim değildir. Her şey ve herkes ilmin somut halidir. Madde hakikat güneşinin gurup etmiş halidir. Nefs ilmin görünür halidir. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. İlmi nefisten ve maddeyi manadan ayırmak, ayrı düşünmek, farklı şeyler gibi hayal etmek yanılmaktır.

            İnsan ilimdir. Kendini bilmek, ilim oluşun idrakine varmaktır. Kimse ilminden farklı bir resim veya madde değildir. Başkalarını da kendimiz gibi bilmeliyiz. Herkes ilmin somut bir halidir. Çünkü bir damla enerji somut değil soyut olsa gerek. Atom altı parçacıklar bilimsel kurallar çerçevesinde bir arada durur ve atomu oluşturur. Atomların molekül ve hücre oluşturması için oldukça ileri düzeyde bilimsel gerçekler uygulamaya girmiş olmalıdır. İlimle soyut enerji birimleri birleşip insanı oluşturuyorsa insan ilimdir demek makul ve mantıklıdır. Bu durumda “ayetlere inanmak” değil “ayetlerden öğrenmek” daha doğru olur. Zaten kutsal mesajlar da akla ve akıllı olana, aklını kullananadır, aklını kullanıp düşünenedir. Hadislerde  “inanmak” için değil “gizli bir hazine iken bilinmek için evrenin oluşturulduğu” söylenir.

            İnsanın ilim oluşunun idraki kalbi besler ve güçlendirir. Varlığının ilim oluşunun idrakine varan, eşyanın hakikatinin de ilim olduğunu idrak eder ve ilmin bilinmek için olduğunu anlar.

            İlmin idraki, eşyayı ilimden farklı ve gayri bilmeyi önler, eşya ayrı ilim ayrı düşünülemez. Bu idrak ile nereye bakılsa Hakk’ın yüzü görülür, perdeler kalkar. Böylece, vehim ve ham hayal ortadan kalkar. Bunlardan arınmış akıl sahipleri doğru düşünebilir. Görünenin ardındaki ilmi idrak etmişlerdir. Kuruntu ile karışık olan akıllar tefekkür edemez, tereddüt eder, ilim ile tahakkuk ettiklerini, ilmin somut hali olduklarını idrak edemezler. Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Cahil, Hakk’ı göremez inkâr eder. (39.9)

 

24 Ağustos 2014 Pazar

Başkası Yok!


Başka Yok                                                                        NAEÖ 24082014  
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan kutucuğa tıklayınız:  Click here to view.

          Bazı uç noktalardaki görüşler arasında ilgi kurmak, aralarındaki ilişkiyi anlamak zordur. Her şey ve onun özelliği, O’nun varlığı ve birliğine ayet, delildir. Doğayı böyle okumak gerekir. Çok yükseklerde uzun süre uçmakta olan kuşların yeryüzü ile ilişkilerini anlamak güç olabilir ancak bilinir ki mutlaka vardır ve doğadan beslenmek zorundadırlar. Fikirler de uçucu ve uç noktalarda olabilir ama bilinir ki hepsi bir akıl ile ilişki içindedir. Her fikir bir akıldan çıkar ve beslenir. Uyuşmazların bile kaynağı Bir’dir.

          Semavî ve kitaplı dinler olarak bilinen Musevîlik, İsevîlik ve Müslümanlık aynı dinin, İslam’ın ulusal, uluslararası ve evrensel boyutlarıdır. Her nebi kendi topluluğunun koşullarına uygun donatılmıştır. Fıtratlarında olan yeteneklerle, toplum, peygamberlerinin ne dediğini iyi bilir ve anlar. Ancak bazıları inanır bazıları da inkâr eder. İnkâr edenler, kendilerine göre, neyi inkâr ettiklerini iyi bilir, iyi anlar. İman ile inkâr denilen ile denmek istenenin, o konuda cahil ile âlimin, farklılığından olabilir. Her şey zıddı ile bilinir, inkâr da imanın kaynağıdır, aynı aklın farklı kullanımıdır.

          Hakk’ın nurundan uzaklaşma nedeniyle yaradılıştan, fıtrattan gelen anlayış ve idrake uygun olarak iman ortaya çıkamayabilir. Karanlıkta uzun süre kalanın artık yön bulma veya tünelin ucundaki ışığı görme yeteneği kaybolabilir. Hak yolunu gösterenlere de inanmaları mümkün olmayabilir. Her söz bir akıl ve bir düşünceden kaynaklanır. Kutsal mesajlar da aklı olan ve aklını çok iyi kullananlar içindir.

          Kuantum mekaniği ile bir taraftan klasik mekaniğin yetersizliği giderilirken diğer taraftan bazı görüşlerin doğruluğu da kanıtlandı denebilir. Parçacıkların yeri olasılıksal dalga fonksiyonu ile tanımlanır ve ayrıca olasılıksal durum bilinçli olup olmama durumuna bağlıdır. Parçacıklar, sonsuz sayıda parametreyle tanımlanamayan alanlarla bir aradadır. Alanlar ise sonsuz bileşene ve sonsuz özgürlük derecesine sahiptir. Denge durumunda sistem enerjisi sistem bileşenlerine eş biçimde, sistemin bütün özgürlük derecelerine eş olarak, dağılır. Kısaca, yeni fizik bilimine göre Evren ve herhangi bir parçacığın konumu, tam olarak tanımlanamaz ve modellenemez. Bugün ışık hızını aşan, kütlesiz, sanal parçacıklara erişilmiştir. Bu, “yoktan var oluş” ayetinin kanıtı gibidir. Temelinde kütlesiz, takyon gibi ışıktan hızlı hareket eden parçacıklar olan, enerji dolu, bir dünyada yaşanmaktadır.

          Her “şey”in ilmin, ruhun, maddeleşmiş hali ve insanın ilim olduğunu anlamak zordur. Sanal veya hayalî parçacıklardan, sonsuz parametreyle tanımlanamayan alanlarda, oluşan hayat evrime tabidir. Hakikati idrak ise evrimin ötesinde, devrimsel bir yücelmeyi gerektirir. Yücelmenin ötesi heplik ve hiçlik ortamı, artık bilen yok yalnız bilinen var. İnkâr eden bilim insanı haklı, onun var olduğu ortamda “başkası” yok, ancak kendisi mi başkası, yok dediği mi? O’nun varlığının kanıtının bulunamaması yokluğunun kanıtı asla olamaz. Hiçbir şey göründüğü, hiçbiri ilk düşünüldüğü gibi değildir. Süre giden bir süreç, teslim olmak yok, çaba esas, her bilinen bilinmeyenleri daha da çoğaltır. “Akıl Hakk’ın insana ihsan ettiği nimettir” diyen teslim olur. Aklı alıp kaçmaca yok. Süreç sürer, ölmeden önce ölenlerce kalanlara, varsa, selam olsun denir. Teslim olan, “başka yok” idrakine varan arif, olmayan âlim! (16.79-87)