4 Eylül 2014 Perşembe

İnsan İnşa Edilir


                İnsan İnşa Edilir

                                                                                         NAEVÖ 10052014

          Günlük hayatta çevresinde muhteşemin ihtişamını görerek, kalp huzuru içinde oluşuyla ve huşu duymasıyla, namaz kılan kişi Hak ile meşgul olduğundan faydasız şeylerden kaçar, yüz çevirir ve benlik sıfatından vazgeçerek, zekât vererek, huzur ve hazlarının fazlasından kaçınır. Lezzet, şehvet ve hazlarının hukukuna riayet ederek, azı karar çoğu zarar ilkesine uyarak, koruyan yakin sahibi müminler kurtuluşa götüren mevte ermişler, kapısına kadar gelmişlerdir. Hukukun dışına çıkanlar, fazlaya kaçanlar, nefsin isteklerini yerine getirdiklerini düşünenler, nefislerine düşmanlık ederler. (23.1-7)

          Allah’ın onların fıtratlarına sır olarak bırakmış olduğu emaneti, yine fıtratlarında olan ahitlerini ihya edecek şekilde Hakk’a riayet eden ve ruhlarında müşahede namazını kılan yakin sahibi müminler kurtuluş mevtine dâhil olur. Ahdi misak olarak bilinen, insanın yaradılışından gelen, içinde var olan ahde uyma gereğince her şeyde hakka ve hukuka uymak suretiyle ruhen Hakkı gözeten ve gözlemleyen müşahede namazı kılıyor demektir. Böylece, bu yakin sahipleri kurtuluş mevtine girerler. Hakkı müşahede namazını kılan kişiler olurlar. Bu sıfatlarla mevsuf olanlar ruh cennetine varis olurlar. Varis olmak henüz cennete girmek değildir. (23.8-11)

          Sonra kendisine ruhumuzun üflenmesi ve suretimizle tasviri sebebiyle insanı, yaradılıştan gelen “başka bir hale girme” haliyle halk edilmiş olarak inşa eyleriz. İnsanın yaradılışından, fıtratından gelen ahdi misaka uyma hali bir halden diğer hale geçiş yeteneği demektir. Bu yetenekle insan, evrimsel gelişim alanı olan doğadan kurtulma ve önce yükselerek sonra da yer çekiminden kurtulup yücelerek hal değişimiyle inşa edilir. (Ayet 14)(Sümme enşe'nâhü halkan âhere) İnsan gerçekte böylece halk edilmeyen bir halktır. Yani halk edilen diğer tüm doğadan farklı olarak inşa edilerek yaratılan yaratıktır. Bundan sonra sizler tabiat açısından ölüsünüzdür. Doğaya bağlı ve bağımlı değilsinizdir. Kısaca, kurtuluşa götüren mevte ermişsinizidir. Benlik ve bencilliğinizden vazgeçme zekâtını vererek yeniden doğuşa adaysınızdır. Sonra siz kıyameti sugra gününde, ikinci defa meydana gelme gününde, hakikat ile diriltilirsiniz. Fena halinde ölü iseniz kıyameti Kübra gününde beka ile diriltilirsiniz. (23.14-16)

          Umarım halk edilmiş değil sonradan inşa edilmiş bir insan oluruz.

İnsan ilimdir


            İnsan ilimdir!

            Bilen, bilinen olduğunu idrak edendir!

            Bilenle bilmeyen bir olmaz. Âlim nefis makamında rahat olabilendir, hiçbir korkusu, şüphesi, endişesi, cevaplayamadığı sorusu, çözemediği sorunu olmayan kişidir. Âlim ilmi eti, kanı ve canında hisseder, onların ilmin etkisiyle oluştuğunu ve çalıştığını bilir. Beden ve organlarının ilmin eseri olduğunun, ilmin bunlarla zahir, görünür olduğunun idraki içindedir. Hiçbir şey ilimden ayrı, gayri ve ayrılmış tutulamaz. Cahil ise kısaca henüz Hakk’ı göremeyen ve bilemeyendir, yalnız isim ve cisim ile ilgilenir, ardındaki ilimden habersizdir. Doğa ve evren araştırılmalı, incelenmeli ve analiz edilmeli ardındaki gerçek ilme ulaşılmalıdır.

            En son bilimsel bulgulara dayanarak geliştirilen bir robotun hareket edişini, dansını, gidiş, tutuş ve vuruşunu hayranlıkla izlerken akıldan geçen tek şey “ne güzel bir ilim, ne güzel bir bilimsel uygulama” düşüncesidir. İnsana benzetilmeye çalışılan robot bize bizim hakkımızda da bilgi verebilir. Oluşan evren ve oluşumumuz hakkında bilgi verebilir. Bir ilmin uygulanmakta olan hali olduğumuzu düşündürebilir. Yendiği, yenilgiye uğrattığı cehaleti kötü görmek yerine o cehaleti ne güçlüklerle geride bıraktığını hatırlasa insan onu takdir edebilir, ilmin kıymetini daha iyi anlayabilir.

            Nefsin ihtiyaçlarını karşılama gereği düşünülmeksizin hayal edilen ilim, ilim değildir. Her şey ve herkes ilmin somut halidir. Madde hakikat güneşinin gurup etmiş halidir. Nefs ilmin görünür halidir. Nefsin oluşumu, canlanması, hayat bulması ve yaşaması ilimle olur. İlmi nefisten ve maddeyi manadan ayırmak, ayrı düşünmek, farklı şeyler gibi hayal etmek yanılmaktır.

            İnsan ilimdir. Kendini bilmek, ilim oluşun idrakine varmaktır. Kimse ilminden farklı bir resim veya madde değildir. Başkalarını da kendimiz gibi bilmeliyiz. Herkes ilmin somut bir halidir.

            İnsanın ilim oluşunun idraki kalbi besler ve güçlendirir. Varlığının ilim oluşunun idrakine varan, eşyanın hakikatinin de ilim olduğunu idrak eder ve ilmin bilinmek için olduğunu anlar.

            İlmin idraki, eşyayı ilimden farklı ve gayri bilmeyi önler, eşya ayrı ilim ayrı düşünülemez. Bu idrak ile nereye bakılsa Hakk’ın yüzü görülür, perdeler kalkar. Böylece, vehim ve ham hayal ortadan kalkar. Bunlardan arınmış akıl sahipleri doğru düşünebilir. Görünenin ardındaki ilmi idrak etmişlerdir. Kuruntu ile karışık olan akıllar tefekkür edemez, tereddüt eder, ilim ile tahakkuk ettiklerini, ilmin somut hali olduklarını idrak edemezler. Her iş ve eylem ilmin bir uygulamasıdır. Cahil, Hakk’ı göremez inkâr eder. (39.9)

 

24 Ağustos 2014 Pazar

Başkası Yok!


Başka Yok                                                                        NAEÖ 24082014  
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan kutucuğa tıklayınız:  Click here to view.

          Bazı uç noktalardaki görüşler arasında ilgi kurmak, aralarındaki ilişkiyi anlamak zordur. Her şey ve onun özelliği, O’nun varlığı ve birliğine ayet, delildir. Doğayı böyle okumak gerekir. Çok yükseklerde uzun süre uçmakta olan kuşların yeryüzü ile ilişkilerini anlamak güç olabilir ancak bilinir ki mutlaka vardır ve doğadan beslenmek zorundadırlar. Fikirler de uçucu ve uç noktalarda olabilir ama bilinir ki hepsi bir akıl ile ilişki içindedir. Her fikir bir akıldan çıkar ve beslenir. Uyuşmazların bile kaynağı Bir’dir.

          Semavî ve kitaplı dinler olarak bilinen Musevîlik, İsevîlik ve Müslümanlık aynı dinin, İslam’ın ulusal, uluslararası ve evrensel boyutlarıdır. Her nebi kendi topluluğunun koşullarına uygun donatılmıştır. Fıtratlarında olan yeteneklerle, toplum, peygamberlerinin ne dediğini iyi bilir ve anlar. Ancak bazıları inanır bazıları da inkâr eder. İnkâr edenler, kendilerine göre, neyi inkâr ettiklerini iyi bilir, iyi anlar. İman ile inkâr denilen ile denmek istenenin, o konuda cahil ile âlimin, farklılığından olabilir. Her şey zıddı ile bilinir, inkâr da imanın kaynağıdır, aynı aklın farklı kullanımıdır.

          Hakk’ın nurundan uzaklaşma nedeniyle yaradılıştan, fıtrattan gelen anlayış ve idrake uygun olarak iman ortaya çıkamayabilir. Karanlıkta uzun süre kalanın artık yön bulma veya tünelin ucundaki ışığı görme yeteneği kaybolabilir. Hak yolunu gösterenlere de inanmaları mümkün olmayabilir. Her söz bir akıl ve bir düşünceden kaynaklanır. Kutsal mesajlar da aklı olan ve aklını çok iyi kullananlar içindir.

          Kuantum mekaniği ile bir taraftan klasik mekaniğin yetersizliği giderilirken diğer taraftan bazı görüşlerin doğruluğu da kanıtlandı denebilir. Parçacıkların yeri olasılıksal dalga fonksiyonu ile tanımlanır ve ayrıca olasılıksal durum bilinçli olup olmama durumuna bağlıdır. Parçacıklar, sonsuz sayıda parametreyle tanımlanamayan alanlarla bir aradadır. Alanlar ise sonsuz bileşene ve sonsuz özgürlük derecesine sahiptir. Denge durumunda sistem enerjisi sistem bileşenlerine eş biçimde, sistemin bütün özgürlük derecelerine eş olarak, dağılır. Kısaca, yeni fizik bilimine göre Evren ve herhangi bir parçacığın konumu, tam olarak tanımlanamaz ve modellenemez. Bugün ışık hızını aşan, kütlesiz, sanal parçacıklara erişilmiştir. Bu, “yoktan var oluş” ayetinin kanıtı gibidir. Temelinde kütlesiz, takyon gibi ışıktan hızlı hareket eden parçacıklar olan, enerji dolu, bir dünyada yaşanmaktadır.

          Her “şey”in ilmin, ruhun, maddeleşmiş hali ve insanın ilim olduğunu anlamak zordur. Sanal veya hayalî parçacıklardan, sonsuz parametreyle tanımlanamayan alanlarda, oluşan hayat evrime tabidir. Hakikati idrak ise evrimin ötesinde, devrimsel bir yücelmeyi gerektirir. Yücelmenin ötesi heplik ve hiçlik ortamı, artık bilen yok yalnız bilinen var. İnkâr eden bilim insanı haklı, onun var olduğu ortamda “başkası” yok, ancak kendisi mi başkası, yok dediği mi? O’nun varlığının kanıtının bulunamaması yokluğunun kanıtı asla olamaz. Hiçbir şey göründüğü, hiçbiri ilk düşünüldüğü gibi değildir. Süre giden bir süreç, teslim olmak yok, çaba esas, her bilinen bilinmeyenleri daha da çoğaltır. “Akıl Hakk’ın insana ihsan ettiği nimettir” diyen teslim olur. Aklı alıp kaçmaca yok. Süreç sürer, ölmeden önce ölenlerce kalanlara, varsa, selam olsun denir. Teslim olan, “başka yok” idrakine varan arif, olmayan âlim! (16.79-87)

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Kabarcık!


Kabarcık!
                                                                                                          NAEÖ15082014
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan kutucuğa tıklayınız:  Click here to view.
        


          Her şeyin bir ölçü birimi vardır metre, litre, gram gibi. Bir yüzeyin düz ve yatay olup olmadığını ölçmek için de bir alet vardır, su terazisi denir. Bir şişeyi biraz boşluk kalacak kadar su ile doldurur kapatırsanız alet olmuştur. Dolabın veya buzdolabının düz durup durmadığı anlaşılabilir. Hava kabarcığı der, insan denmek isteneni anlar, kısaca diyen boş veya boşluk, anlayan bilinçtir. Aradaki fark kendini bilen ve bilmeyen insan kadar büyüktür. Bir şeyin yerinde ve uygun durumda olduğu alet ile anlaşılır.

          Aynı şekilde, sanki evrenin yerli yerinde olup olmadığını veya nasıl durduğunu sürekli anlamaya çalışırız. Bu amaçla aklımızı kullanırız. Kabarcık gibi daima her şeyin dışında ve üstünde tutarız kendi aklımızı ve kendimizi. “En büyük ben, başka büyük yok” der gibiyizdir. Biz hep en üst noktada, tepe veya doruk noktasında, durur asla aşağıya inmeyiz. Şarj olmuş, yüklenmiş durumda, şimşek ve yıldırıma hazırızdır.

          Kendini bilmeye çalışan tarihî büyüklerimiz ben noktasına işaret etmek için büyük deyişler demişlerdir. Bu deyişlerden en iyi bilinen biri de “bir ben var benden içeri” deyimidir. Ben dediğimiz kabarcık, evrenden bir kabuk, bir zar veya çizilmiş, bilinen bir sınır ile ayrılmış değildir. “Evren benden öteye, benden ötesi” de denebilir, “benden içeri” de denebilir. Düşününce buluruz ki aslında evreni tamamlayan ve tam anlayabilen biziz. Ben kısmı iyi bilinirse ancak ötesi veya içeri olan kısım iyi bilinebilir.

          Evrenin söz konusu bu “ben” kısmı büyük tutulmaya ve incelemeye değer bir şeydir. Benlerden, fertlerden oluşan aile, toplum ve milletler de bu incelemeye tabi tutulabilir. Yalnız şişenin boşluğunu düşününce anlamak zor olsa da atmosfer gibi hava katmanlarını düşünürsek durum gayet açıktır. Millet kadar, hatta tüm insanlar kadar da boşluk olabilir şişede. Âlimler ölçer, biçer, bilir, sanki alet kullanan aletlerdir, arifler de idrak eder. “Büyülttüm âlem ettim, küçülttüm Âdem ettim” kutsal deyiminin idraki de bu kapsamdadır. Kabarcığın içi de dışı da evren de aynı atomlardan oluşur.

          Kutsal deyimin idraki ancak ben noktasının idrakinden sonra gelebilir. Kendini bilen Rabbini bilir! Kendini henüz bilemeyen de rabbini bilemez gibi. Küçük boşlukları birleştirerek büyük bir boşluk elde edilir. İnsanlar bir araya gelerek de insanlığı oluşturur. İnsanlık ise insanların dışında ve üstündedir. Bulunduğumuz noktaya göre tanımlarız evrenin gerisini. Şişenin dediği ve demek istediği kadar önemlidir bizim evrenle ilgimiz. Kabarcık insan, yapı taşımız atom kadar boş, insanlık bilinçle doludur.

          Felsefe de yapılabilir kabarcık ve içindekilerle ilgili. Balıkları küçük görüp “denizin içindedirler ama denizde olduklarını bilmezler” deriz. Kitabımız da bizim için benzer ifadeler kullanır. “Madde denizindedirler, doğadaki bir bitki gibi rahimde ters tutunan bir su damlasından oluşurlar ama insanlar bunu anlayamazlar” der. Tatlı su ile tuzlu su denizlerinin veya ruh ile maddenin birbirine karışmadığını Kitaptan öğreniriz. İnsanlık balonunun da evrene karışmadığı apaçıktır. Var olan vardır, bir ve tektir, gayrisi de yoktur, “ben” diyen, içindekinden farklı veya içinde olduğu varlığın dışında bir varlık, olduğunu iddia ediyorsa kabarcık var mı bir daha düşünsün lütfen.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Yıldırımla Yüceliş


Yıldırımla Yüceliş                                                              NAEÖ 08082014
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan kutucuğa tıklayınız:  Click here to view.


          Tabiat ateşi yoldur, doğru yolu gösterir, yücelmenin yolunu oluşturur. Şeytan da büyük meleklerdendir, yalnız doğru yolun tersini gösterir. Pusula da bir yönü gösterir, diğer yönler düşünerek bulunur. Doğa da doğru yolu gösterir bilene. Hakikat ehli bulvar üzerinden geçer, önce yükselir sonra da yücelir Hakk’a ve hakikate.

          Hayat, yok iken, yoktan var olmuş, oluşmuştur. Tarihi bakış açısından kolayca görülür hayat ve mevt, ölüm. Hepimiz bir zamanlar yoktuk. Dünyaya geldik desek de getirildik. Yaşam, doğa kurallarına karşı koymak, yer çekimine meydan okuyarak ayağa kalkmaktır. Yoktan var olurken bile şarj ve deşarj oluş, yükleniş ve yükün boşalımı esastır. Doğuştan devralınan, boşalma sonucunda aktarılan, yük zaman içinde artar. Yüklenme her zaman bir sürtünme ve sürtüşme ile oluşur, aktarılır ve gelişir. Tarağın başa sürtülmesi gibi emekleyen çocuğun ayağa kalkmasıyla çevrenin yüklemesi ve çevreden yüklenme artar. Kısa süre sonra şarj oluş için başkalarının yardımına ihtiyaç kalmaz.

          Delikanlı artık reşit olmuş, kendi aklıyla çevreden yüklenmeyi üstlenmiştir. Toplama ve avcılık dönemlerinde yakın çevresinden bulup toplayabildiği hazır gıdalar ile beslenir. Çalışma döneminde ise kazancı ile geçim süreci başlar. Bu süreçte yalnızlık uzun zaman almayabilir. “Geçici aşk” dönemi ile yeni yükler yüklenmek de göze alınır. Geçici aşk süreci geçici şarj ve deşarjlar ile sürüp gider.

          Olgunlaşma sürecinde geçici yüklenim ve boşalım deneyimleri yeterli olmayabilir. İnsan geçim sıkıntısı veya yaşam kavgası gayretlerinden yılıp geri çekilmeyi düşünebilir. “Böyle gelmiş böyle gider, babamdan da böyle gördüm, çevre de bu kadar” demek yetmeyebilir. Doğanın ve çevrenin neden, ne için gibi sorularına ve amaçlarına takılıp cevap arayabilir. Felsefe yapılarak çeşitli görüşler tartışılabilir. Evrenden, çevrenden ve kendi âleminden geri çekilmeye başladıysan arınmaya çalışıyorsun demektir. Tabiat ateşini hisseden yanmaya da başlar. Hayat boyu süren çabanın aslında senin olmayan güç, kuvvet, kudret ve bir enerji ile mümkün olduğunu anlayabilirsin. Evrimin hüküm sürdüğü düzlemden önce hakikat ilmi ile yükselip sonra da hakikate doğru yücelmeye çalışabilirsin.

          Bu kapsamda “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir”, “olmak ya da olmamak, işte bütün mesele” gibi görüşler iyi bilinir. Öğrenmek, bilmek, daha çok bilmek emek ve zaman ister. Bilgi de insana yüktür, bilmek yüklenmektir. Bilimsel bilgilerle ilmin kaynağına yönelip Hak ve hakikate yücelmek ilim yükünden de arınmayı gerektirir. Deryanın ortasında şarj olmuş bir damla veya evren balonunun üstünde aşırı yüklenmiş bir nokta, iradesi olmaksızın, şimşek ve/veya yıldırıma davetiye çıkarır. Âlimin hakikati idrak ederek arif olması bir an meselesidir. “Dem bu dem” denmesinin nedeni bu olabilir. “Hakikat anlatılamaz ancak anlaşılır” deyimi buna işaret edebilir.

          16 Nahl, (Ve hüve âlâ sıratın müstakim) (Ayet 76) O muvah­hit, tevhit eden, fenadan, yokluktan sonra, «beka ehlinden» biri olarak, Hakkın has kulları, «ehli hakikat» için, «nar-ı tabiat» üzerine çekilmiş «Allah'ın sıratı müstakimi» üzerindedir. Hakikat ehli olanlar, parlak yıldırım gibi o sı­rat üzerinden geçerler.

          Bilim insanlarına göre yıldırım ile atmosferde bulunan azot toprağa geçer ve böylece yıldırımın düşüp, çıktığı yerde toprağın verimliliği artar. Tabiat böylece bir kaybeder ama bin kazanır. Doğa bir dengeyi böylece de sağlar. Darısı başımıza!

27 Temmuz 2014 Pazar

Doruk Noktası


Doruk Noktası
Kitabı okumak için önce sol klik sonra çıkan DropBox'a bir klik daha tıklayınız:  Click here to view.

                                                                                                                                          EÖ22072014

               Aklımız var diye övünürüz, yücelmemiz onun sayesindedir ama başımıza gelen her kötülük de aklımız yüzündendir. Aklımızla yükselir ve yüceliriz, aklımızı yanlış kullanınca düşer ve gömülürüz. İmanın kaynağı inkâr ise “aklın kaynağı da akılsızlıktır” veya “varlığın kaynağı yokluktur” denebilir. Sanki akıl bir çeşit enerji, ilaç da olur silah da. Yönlendirmek gereken bir şeydir akıl. Maddeye doğru sürülür, maddede koşturulursa yükselir, onu bilir onu söyler, manaya doğru yönlendirilirse yücelir, O’nu bilir O’nu söyler. Her zaman, her yerde, hep söylenen fil hikâyesi yani, her kişinin hakikati kendine göre.

               Hakikat bir ve tektir, sınırı da yoktur. Her şeyin sahibi ‘Ben’! Serbest bırakılınca dipten doruğa gider gelir, anında küresel evreni adeta yeniden örer, dolaşır. İçinizden “sen onlara uyma, onlarla uğraşma” deseniz de aynı mekânı paylaştıkça karşılaşılması kaçınılmazdır. “Madde içinden çıkılabilir bir şeydir” derseniz, “maddenin içinde maddeden çıkılabileceğine dair bir kanıt yok” derler. Eminim benden çok bilirler ipek böceğinin kozayı içinden çıkmak için yaptığını. “Ben materyalistim” demekten, “Allah’ın varlığını inkâr etmekten” ve buradan öteye yolun olmadığını düşünmekten gurur da duyarlar.

               Eminim anlaşılmıştır sohbetin konusu “bilimcilerdir”. Engin bilgileri vardır, kendilerince asla dar düşünceli değillerdir. Bilgi alır, çıkarır doğadan, bilgi satarlar. Maddeye ilişkin her türlü aletleri vardır, ölçer, biçer, tartar ve değerlendirirler, işleri güçleri maddedir. Bu madde ne içindir? Diye sormazlar, sorsalar da “doğanın neslin devamı gibi güzel bir amacı vardır mutlaka” diyebilirler. Doğa ne için denemez. Maddenin özelliklerini iyi bilirler de neden, niçin, amacı nedir? Demezler. En büyük kanıtları, kendilerini haklı çıkarmanın en büyük delilleri “dincilerdir”. Din alıp satanlara sataşırlar. Dincilerin dedikleri doğru değilse kendi dedikleri doğrudur. Dincilerin “var” dediğine “yok” demek haklılıklarının kanıtıdır. Ancak en akıllı olanları “dincilerin dediği şekilde olmayabilir, Allah var mı yok mu bilmem ama o adamın dediği gibi bir Allah yoktur” diyebilir.

               Bilimciler daima ellerine bir “şey” alır ve onunla ilgili bir sonuca varır. Her zaman ama büyük ama elektron, proton veya takyon gibi küçük bir şeyin üzerine tüm evreni inşa ederler. Büyük patlamadan önceki şeyin elektrondan da küçük bir şey olduğunu, boyutunun sıfır ve kütlesinin sonsuz olduğunu söylerler. “Nasıl inanırsın böyle bir şeye” deyince de “inanmıyor biliyoruz” derler. Kendi dillerinde söylersek “nothing”, “hiçbir şey” tabiri geçer, bir anlamada “no thing” yani bir şey bile değil anlamındadır. Demek istedikleri “yokluk” olabilir. “Yoktan var eden!” kavramına yaklaşırlar da gelemezler, gelseler yanarlar, yoklukla oynamazlar çünkü “yoktan bir şey olamaz” derler!

               Ellerindeki madde, en küçük boyuttan en büyüğüne kadar, gereken her özelliğe sahiptir, bir de zaman her şeye kadirdir. Taş toprak, hava, su ve ateş önce kendiliğinden, tesadüfen veya kazaen, canlanmış, böylece, canlılar oluşmuş sonra da zincir tamamlanmıştır. Çok doğru “evrim” vardır, gerçektir ve “haktır”, aksine bir şey diyen de yoktur. Cansızlık temeli üzerinde canlılar ağacı yükselir. Esas iş bundan sonradır, devrimsel bir şekilde, insanın yokluktan yaratılıp yücelmesidir.

               Son aşamaya geçiş ve bu aşamada yüceliş için bilimciler önemli bir şeyi kabul eder, o da primatlarda dahi “bitle beni, bitleyeyim seni” şeklinde tezahür eden “adalet” duygusudur. Hak ve adaletin varlığı kabul edilmiş olur. Duyguların kaynağı olan alt beyin insanlık kavramının geliştirildiği üst beyin tarafından kontrol altına alınmalıdır. Alt beyin doğaldır ama üst beyinde doğal olmayan bir insanlık kavramı vardır, insandadır, insan tarafından geliştirilip yüceltilebilir.

               İnsanlık kavramı birçok alt kavramlardan oluşur ve hepsi de yalnız insanlara özgüdür. Hayvan severler hayvanları sevdikleri için insanlığı hayvanlığa indirgeyebilir. Esas konumuz olan bilimcilere gelirsek durum gayet akılcıdır. Bireysel açıdan bilginin doruğuna çıkanlardan anlayışlı olanlar Sokrat gibi “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” deyip alçak gönüllülük edebilir. Bu doruk noktası küresel olan biliş ve anlayış balonunun tepe noktasıdır. Anlayışlı bilimci “Tüm bildiklerim parçası olduğum evrenin, çevrenin bilgileridir, onundur, ona aittir” diyebilir. Anadolu’da bu idrake en iyi örnek “ete kemiğe bürünüş Yunus diye görünüş” deyişidir. Doruk noktasında benlik ve bencillik olmazsa daha güzel olur insan, ahlakı da güzel olur, anlayışı da idraki de. Bu nokta çok önemlidir. “İlim bir noktadır cahiller onu uzatır” dendiğinde kastedilen bu noktadır. Noktadan bahsedince bu nokta kastedilir.

               Her insan kendi âleminin, dünyasının, balonunun tepe, doruk noktasındadır. Herkes aklını pazara çıkarmış günün sonunda, kimse başkasının aklını beğenmediği için, kendi aklını almış dönmüş. Bencillik ve ego bu noktadadır. Dünya evrenin içinde yok denecek kadar küçüktür ama ego eşiti olmayacak kadar büyüktür. “Hele bu noktaya ben demek saçmalıktır bu nokta da çevrenin bir parçasıdır” diyebilmek yücelik, ululuk, ilahi bilgelik gerektirir. “Ben neyim ki, bir diğer damla, ben ne biliyorum ki” demek sizi bilge yapar, filozof yapar. “Olmak ya da olmamak” bilgeliği de bu noktadadır. Seksen sene secde edip bu noktanın idrakine varamayan olabilir. Noktalaşıp noktalaşıp doğrulup ben denebilir. “Var olan vardır, sonradan yok olan da hiç olmamıştır”, “Tanrı yaratan değil var olandır”, “Bir ve Tektir, başkası da yoktur” tevhidine ulaşmak kolay olduğu kadar zordur.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Namaz Herkesin Hakkıdır


            Namaz Herkesin Hakkıdır,
sayın okuyucu bu makale bir kitaptan alınmıştır:
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan Dropbox'a tıklayınız:  Click here to view.


                                                                                                          NAEVÖ 06062014

            Kutsal mesaj aklı olana değil, aklı baliğ olana, kemale ermiş akladır. İnsan olgunlaştıkça hep nefse uymanın kalbi kirlediğini düşünür. Her lekenin bir çıkarıcısı vardır. Kimi su ile kimisi sabun ile çıkar. Dünya kederi ve lekesi de namaz ile çıkabilir, tabii istenirse.

            Herkes kendisi için sevmelidir. Sevmesi kendi menfaatinedir de denebilir. Herkes kendini kendisi oluşturur. En sevdiği şeyler ile gözüyle gördüğü en güzel görüntülerle, işittiği en güzel müzik, en iyi tat ve kokular ile oluşturur. Beş duyusuyla algıladığı dünyevî zevk, lezzet ve hazlar ile nefis kuyusunu doldurur. Bu nedenle insan en çok kendisini sever, benlik ve bencilliği bundandır. Allah’ı da bu nedenle kendisi için, kendisi nedeniyle, seni sana böylece verdiği için, kalpten ve içten gelen duygularla sevmelidir. Tek tek her şey için teşekkür etmesi şükran duygusu doğurur.

            Verilen akıl, fikir, sağlık, sıhhat ve nimetler için şükür içinde olmayı, iyi ve güzel ahlak sahibi olmayı, maddî ve bedensel kazançlar yerine manevi değerler elde etmeyi tercih etmek iyi insan olma yoluna girişi gösterir. Kişinin belirli bir gelişim aşamasından sonra nefsine uymak yerine ruhuna dönüşü tercih ettiği gözlenir. Mana olmadan maddeyle kirlenildiği, her şeyin daha fazlasını sürekli istemekle insanın bataklığa düşeceğini hissetmesi kaçınılmaz olur. Sonuçta, kendini beğenip sevmesi, kendisine kendisini veren Allah’ı sevmesine yol açar. Yapılan önceki yanlışlar için af dilenmesi ve edinilen kirlerden kurtulmaya çalışılması kişiyi arayışa sürükler. Dünya kederi ve lekesini çıkarmanın tek yolu da namazdır. Namaz, tespih ve tenzih Allah’a bir şey ödemenin tek yoludur. Mecburiyeti yani farz oluşu buradan gelir.

            Görme, işitme, dokunma, tat ve koku alma duyuları nedeniyle beş vakit namaz farz olmuştur. Bu duyular maddeye yöneltmiş, kalbi işgal etmiş, ilimden ve ruhtan uzak tutmuş, nur ve huzurdan perdeli kılmışsa namaz farz olur. Kalbin nefse açılan kapısının, sadrın kapanması, ruha açılan fuad kapısının açılması, nura yönelmenin odaklanması, idrakin tevhit, birlik ve beraberliğinin sağlanması ve Rabbine yaklaşma namazlarının kılınması farz olur. Bu namazlar Rab yönüne açılan beş kapıyı, nefse açılan beş duyu kapılarının tam karşılarında yer alacak şekilde, oluşturur. Beş vakit namaz kapıları ile kalbe nur girer ve bu nur zulmeti siler. Her namaz bir duyuya kefaret oluşturur. (11.114)

            Misal âlemi bu dünyada namazın beş vakti bu dünyanın güneşine bağlanabilir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş vakitte namaz kılınması uygun görülmüş olabilir. Ancak Âdemin namazı kendine hakikat güneşinin doğuşu ile vakit kazanabilir. Kişinin uyanışı sabah namazına, fecre işaret sayılabilir. Üzerinde kendisinin de bulunduğu bilinciyle dünyayı geriye atıp, kıyamet koparcasına kıyama duruş ile mümin olanın namazı miracı bile sayılabilir.

            İlim suyu ile abdest alarak uyanıp hakikat güneşimizin kalbimize doğması ve nurunun bizi doldurması ümidiyle.