31 Ağustos 2016 Çarşamba

Kıyametin Büyüğü


            Kıyametin Büyüğü,

            Bilinmese de bazı olaylar vardır, olur. Olduğu zaman olay olur, fenomen, görüngü diyerek pekiştirilebilir, bazılarına iyi, bazılarına kötü görünebilir. Olacağından kuşku duyulsa da olacak olan, hep olan şey, mutlaka olacaktır. Önceden, hazırlık amacıyla, öğretilmesi ve hakkında bir şeyler öğrenilmesi gereği duyulur. Ölüm olayı, anlatılmaya çalışılan olaylara en tipik örnektir. Olunca olay olur, önceden kestirilemez ama bilinir. Hakkında çok şey öğretilmeye ve bilinmeye çalışılır. Ne öğrenilirse öğrenilsin yine de olur ve olunca olay olur. İşi daha ileri boyuta taşımak için ”İradî ölüm” (2.28) veya “Ölmeden önce ölmek” (42.17) kavramı yeterlidir. Her iki olay da ayetlerle açıklanmıştır. Hâkka suresinin ilk yedi ayeti de ‘ölüm’ kavramına büyük anlamlar yüklemiştir. İlk bakışta normal, doğal ölümü açıklıyor gibi görünse de aslında büyük kıyamet, ‘ölmeden önce ölme’ kavramı üzerinde durulmaktadır. Çünkü Resule “Sen nereden bileceksin? Daha önce öğretilmedi” denilmektedir.

            Hayvanlar uzmandır, her bir tür diğerine bir konuda üstündür. Bu üstünlük sayesinde yaşayabilir, diğer türü avlar ve neslini sürdürür. İnsan ise genel ve geniş kapsamlı yeteneklere sahiptir. Yetenekleriyle geliştirdiği araçlar ile de yalnız hayvanların değil bitkiler ve tüm doğanın da her yapabildiğini yapabilir. İnsan, bu açıdan bakıldığında tam bir sentez ve bütünleşme örneğidir, yok yoktur. Bu kapsamda, insan, gerçekten bir küçük evren, âlemdir. Sistematik öğrenime dün başlanmış olsa bile, insanın, bugün bilebildiği bilgilerin her bir kısmı ayrı bir ilim dalıdır. Fizik ve kimya gibi çeşitli alanlarda bilinenler ilmin sınırsız ve sonsuz olduğunu gösterir. Her alanda bilinenlerin ortak amacı sanki bilinmeyeni ortaya koymaktır. Sınırlı bilgiler bileneceklerin, ilmin, sınırsızlığını ortaya koyar. Bilinenler dairesi büyüdükçe çemberin dışındaki bilinmeyen büyür. Bilinen, kendini bilenden görünür!

            Enerjinin kütleye dönüşmesiyle oluşan maddeye ilişkin özellik ve bilgiler katlanarak büyür. Örneğin, atomu oluşturan parçacıkların hem birleşme hem de gelişme özelliği vardır. Kuantum âlemi kendine özgü ilim ve yasalara sahiptir. Aynı parçacığın hem atomu oluşturma özelliği hem de molekülü oluşturma potansiyeli vardır. Yanıcı ve yakıcı özelliklere sahip hidrojen ve oksijen atomlarının potansiyeli söndürücü olan suyu oluşturmaktır. Dünyada bulunan okyanuslardaki su, Güneş sistemimizin öncesindeki evrensel koşullarda oluşmuştur. Dünyayı oluşturabilen kütle, madde, ısı ve basınç koşulları dünya üzerindeki suyu oluşturamaya yeterli değildir. Bu kapsamda ağırlığının çoğunluğunu suyun oluşturduğu canlılık ve insanın oluşumu da daha büyük bir sistemi gerektirebilir. İnsanın, her türlü alt sisteminden ve onları oluşturan parçacık ve maddeden çok farklı özelliklere sahip olduğu ve belirli bir miktar atom yığını olmadığı açıktır. İnsanda, maddesinde olmayan bilinç vardır.

            Kitabımızda, suyun, ilmin sembolü olarak kullanıldığı bilinir. Birçok ayette de ‘madde denizi’ deyimi kullanılır. Madde denizinde, ilimle inşa edilen gemilerle yüzülür, kurtuluşa erişilir. İlmini artıran kişinin de kendini ilme adayarak toplumsal yaşamdan düştüğü düşünülebilir. Kendini içki ve kumara adayan kişilerin de helak oldukları, insanlıktan çıktıkları ve artık insan denemeyeceği, bitip öldükleri düşünülür. Çakal gibi uzmanlıkları sayesinde, benlikleriyle yaşayanlar, öğrenecekleri ilimle olay yaratacak kadar değişebilir.

            İnsanlığın gelişimi, insanların, öğrenimin ekol, okul, kurum ve kuruluşlarda hızlanması sayesinde, hızlı gelişimine paralel olmuştur. İlim, bilenlerin bilmeyenlere sistemli öğretimiyle öğrenildi. Yoğun öğretim ile öğrenim yoğunlaştı, bilen ile bilmeyen hızla ayrıştı. Âlim ile cahil arasında uçurum oluştu. Cehaletle ilişiğini kesenin bencil kişiliği, cahilliği ölmüş sayılabilir. Bu kişinin ilk kişiliği ilim suyunun tufanında helak olmuş denebilir. İyi okullarda başarılı olan gençlerin kısa zamanda kişilik değiştirecek kadar gelişimi dikkat çekicidir. Başarılı gençte öyle bir kişilik oluşur ki başarısız gençte olabilecek bozuk kişilik ile bir ilişkisi olamaz. Muhtemel bu bozuk kişilik tamamen ölmüş, helak olmuş, hatta ilimle kişi yeniden dirilmiş denebilir. Kitapta adı geçen Semud kavmi ilim suyu tufanında helak olanlar olabilir.

            Bir öğretmenden bilgi elde etmek onu dinlemekle başlar. Böylece, bilgi, bilmeyenin kulağından girer. Bu öğrenim sesli öğrenimdir. Kulağı delikler can kulağıyla dinleyip bilgi birikimi oluşturur. Âlimlerin konuşmalarından ise çok daha büyük ses, ‘gürleyen ses’ çıkabilir. Anlamayana davul zurna az, anlayana sivrisinek saz misali, kendi deneyimlerini aktaran âlim kişiler gürleyen sesleriyle diğer âlimlere ilham verir. Çok ses getirici keşif ve icatlar böylece ortaya çıkar. İlham gelenlere çok şey yeniden keşfedercesine aşikâr olur. Keşif ve buluş sahipleri kendilerini insanlığa adamış kişilerdir. Kişilik, benlik ve bencillikleri, ‘gürleyen sesle gelen’ bilgi alış verişindeki, beyin fırtınasındaki, ‘şiddetli rüzgâr ve fırtınayla mahvedilmiştir’ denebilir. Bireyin tüm düşüncesi odaklandığı ilim olur, kendisi yok, ilmi var, ilmiyle dirilir.

            İnsan ve insanlığın gelişimi, aklın bilgi edinme amacıyla kullanımına bağlıdır. Ego, benlik, cahillik, hayvani nefis, şehvet, gazap ve bencillikler ilim suyu tufanında helak olurlar. Bunlara Semud kavmi denebilir. Bu tufanda kurtuluşa erenler, öğrenimleriyle, örneğin şehvetlerini iffete dönüştürerek, yeni sıfatlarıyla doğup, yeni ilim ve ruhla dirilerek yaşarlar. Âlim sıfatına layık görülebilecek bu kişilerin bireysel kişilikleri de aynı ‘gürleyen sesle gelen şiddetli rüzgâr ve fırtınayla mahvolabilir’. Âlimler, hayatlarını uğruna adadıklarıyla kavuşmaları halinde, bu sıfatlarını da “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” deyip kaybeder, arif olur. Bunlara da Âd kavmi denebilir. Adı geçen kavimlerin durumu, “Tam teslimiyet içindeki Müslümanlar olarak can veriniz”, “Ölmeden önce ölünüz” (2.132) anlamındaki ayet ile de açıklanabilir. Adı geçen bu kavimler, böylece, Allah’ın rahmetine kavuşmuş olabilir.

             Ayetler yaşanan ve yaşanacakları açıklar. Evrensel olayların ardındaki ilim aynıdır. Kitabımız Furkan, uygulama, ilmini ayrıntılarıyla açıklar. Varlık âleminin ardında olup da gece gibi görünmeyen yedi mertebe, manada veya batında, perde arkasında olduğu için görünmez. Vücut, hayat, ilim, işitme, görme, irade, kudret ve kelamdan oluşan sekiz sıfat mertebesi ise gündüz gibi maddede, zahirde, açıktadır. Bâtıni değerleri olmayan insanlar, içlerine ve dışlarına etki eden, şiddetli rüzgâr ve fırtınadaki içi boş kuru hurma kütükleri gibidir. Bu insanlardan oluşan kavim, dıştan, şeklen kuvvetli gibi görünür ama aslında hayatları ve manaları yoktur. Bilgi ve ilim bilen veya bulanın değildir. İlim, kişiyi, sahibine götürmelidir. Batın ve zahirde görünen ilimle bireysel kişilikler helak olur, kişi fena bulur.

            Umarım okuyup, düşünüp, ibret alıp evrenin ardındaki gerçeğin aslını idrak edebiliriz.

9 Ağustos 2016 Salı

Sohbet Muhabbete Dönüşmeli


            Sohbet Muhabbete Dönüşmeli

            Hep okumaya çalıştım. Okuyup bileyim istedim. Babam okumamı istemişti. Hacı bey, Bursa Ulu Cami eşrafından, kayınpederim Ahmet Hançer, okumakla olmaz dedi. “Makam sahibi olursun ama adam olamayabilirsin” denmesi anlamlıydı. Ya tekerleği yeniden keşfedecektim ya da bilinen yolu izleyecektim. Sohbetlere katıldım, sağ olsunlar. Kulağı delik olmak neymiş anladım. Kulağıma kar suyu kaçtı. Bu su, gökten gelirdi, çok saf ve temizdi. Saf su peşinde koşmakla hem Nuh’un gemisini hem de Resulün sefinesini anladım. Madde denizinde yüzdürürken, kulak deliği sayesinde, gemimi nefsin korsanlarına kaptırmadım. Sefinenin hedefi ise benliğimi kurtarmaktır. Böylece bilen ile bilmeyenin bir olamayacağını anladım. Bir küçük gerçeği idrak ettim sayılır: Görünen, görenin görüntüsüdür!

            Kişiyi, maddeyi, eşyayı ulu veya kutsal yapan, olduğu yer değil geldiği yer imiş. Ne olduğumuz değil, nerden gelip ne olacağımız önemli gibi. Ulu cami de cüssesinin veya taşlarının büyüklüğü nedeniyle ulu değilmiş. Ulu kişilerin buluştuğu yer olduğu için ulu denmiş. Öyleyse bir kişi nasıl ulu veya büyük insan olabilir? Kimse kendine büyük veya ulu demez. Belki de her bildiğini Hak bilen ve her gördüğünü Hak görene, halk, olgun, büyük, ulu, yüce insan diyordur. Tüm çevresini, dünyasını ve evrenini Hak görene biz de Hak diyebiliriz. Hak denilene, görüşünü değiştirmeme şartıyla, Hak demeye devam edilebilir. Bir küçük sapma felakete götürür. Örneğin, ben veya biz Hakka daha yakınız denmesi, yanılgıların anası olur. Çünkü “Şah damarına yakınlık” kapsayıcıdır. Tek yol sohbetin muhabbete dönüşmesidir.

            Sohbet nedir, nasıl muhabbete dönüşür önemlidir. Bir kişinin ders verdiği derslikte sohbet edilmez. Bir öğretmen öğretiyorsa bu ders vermek olur. Sohbet, bu açıdan, eşitler arasındadır. Aynı bilgileri paylaşan eşitler bir konu üzerinde konuşabilir. Dünya veya evren ile ilgili bir konuda ilgili profesörler bile görüş ayrılığına düşebilir. Yalnız sevgi paylaştıkça büyür dense de bir canlı veya eşyayı eşit düzeyde seven bulmak zordur. Birbirlerini sevenlerin sevgiyi paylaşması da uzun sürmeyebilir. Allah’ın ilmi ile Allah sevgisi hakkında sohbet etmek ayrıcalık olabilir. Bu sohbette kişilere özgü kişilik, benlik ve bencillik olamadığı için paylaşım değil katkı ve katılım olur. Aşk söz konusu ise akıl da duracağı için sohbet muhabbete dönüşür. Aşk ile muhabbet ulaşılabilecek son noktadır. Âşık ile maşuk veya seven ile sevilenin muhabbetine doyum olmaz denir. Sevişmenin tanımlanması zordur.

            Muhabbet insanın kendini bilmesine bağlıdır. İnsan nerden gelip nereye gittiğini bilmeli. Hayatı yaşamak güzeldir ama eğer bir amacın oluşu bilinirse. Hedefi olmayan yelkenliye hiçbir rüzgâr yardım edemez. Verilmiş olanların neden verildiği bilinmeli. İnsanın ilk ve son günde ne kadar aciz olduğu gözden kaçmamalı. Doğadan ve doğuştan gelenlerle çevreden alınanlara sahip çıkmakta dikkat edilmeli. Para bulanın değil, bilgi de öyledir. Kendini bilen kendini sahiplenmez. Herkesi de kendisi gibi bilir. “Olacak olan olur. İş olacağına varır. Akacak kan damarda durmaz” gibi hayatın derinliklerinden gelen deyimlere inansak da iyi bilsek de elimizden geleni yaparız. Dünyayı durdurmaya çalışırız. Her şey olduktan sonra, iş, biz de bir parçası olduğumuz halde, bittikten sonra denilecekler denir. Oluşumun tümünün bizimle tamam olacak şekilde oluştuğunu idrak ettiğimizde sohbet edilirse muhabbet olur.

            Bilimsel açıdan bakıldığında, Büyük Patlamadan itibaren bir ve tek enerjinin, kütle kazanarak, oluşumları izlenir. Her şeyin temelinde ışık hızında yayılan elektromanyetik radyasyon vardır. Göze gelen kısmına ışık denir, enerjisi ‘kuanta’ olarak ölçülür, foton olarak yayılır. Kuantum âleminin gizemli yapısı vardır, “Her şey önceden belirlenmiştir” dedirtir. Genel görelilik yasalarına göre uzay ve zaman ayrımının yapılmaması, uzay-zamanın bir birleşik alan oluşturması da gizemlidir denebilir. Çünkü kütlenin uzay-zamanı bükmesi nedeniyle düz çizgide seyreden ay ve dünyanın yörüngeleri eğri görünür. Bilimsel gerçeklere vakıf bilim insanları “Tanrının nasıl düşündüğünü bulmaya çalışıyoruz” derler. Gerçek birdir, ayette belirtildiği gibi “Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” (24.35) Zaten kanıtlanmıştır ki yerler ve gökler kütle kazanan enerjinin ışık, parıltı ve parlaklığından oluşmuştur.

            Din, tüm evrenden geçip, Allah’a giden yoldur ve sabah olunca gözün görmesi kadar kolaydır. İnsanlar ayetleri uyguluyor değil, ayetler insanların yaptıklarını ve yapacaklarını açıklıyor. İnsan okur, düşünür, ibret alır, tefekkür ederek hareket eder. Bilgi edinir ve bilgisini uygulayarak ilme itaat etmiş olur. Kendisini irşat eden, yetiştiren ve oluşturan ilme tabi olarak yani biat ederek, secde ederek, namaz kılmış olur. Her eylem ve olayın ardında aynı kuvvet, kudret ve güç vardır, kaynağı aynıdır. Hareket eden enerji bunu atom olarak da yapar, elektron veya foton olarak da. Bir atoma bile sahip olamayan insan, aklının da verilmiş bir nimet olduğunu idrak eder. Organlarının nasıl çalıştığını bilemez. Kendisine secde eden meleklerin, bu melekelerinin sentezini önce bilemez. Sinir ve sindirim gibi tüm alt sistemler birbirini etkiler, hepsi birden kişiyi oluşturur. Bilmek için bilen sıfatına sığınma gereği duyar. Emaneten sahip olduklarının şükrü içinde hareket eden kişi, nefsini kalbine yönlendirir. Kalbindeki sıfatların da zatından kaynaklandığını anlayacaktır. Bu şekilde ve bu düzeyde ele alınacak her konu üzerinde yapılacak sohbet muhabbete dönebilir.

            Muhabbette menfaat olamaz. Kişinin benlik ve bencilliğindedir nefsanî menfaat. Muhabbette katılım ve katkı vardır, almak yok vermek var gibidir. Zevk edilen her şeyin keyfi sürülür, lezzeti alınır, ayrılıp ayıldığında kişi damak tadını anımsar. İçten kaynayarak gelenler paylaşılır. Benimsenip sahiplenilmeyen bilgi ve duygu paylaşımı sahip çıkılıp götürülemez. Bir sonrakine hazırlanıp sohbet sırasında çekmeceden çıkarmak olmaz. Senlik benlik ile oturulan sofrada karın doyurulur. Karın doyurma kalbin duygularıyla olamaz. Kalp ruhtan alınanlarla doyar. Bu doyum dolgunluk yaratmaz. Kalbin arınmasında letafet vardır, kesafet yoktur. Enerjinin kütle kazanmış haline madde denmesi, mana ile kıyaslanarak, anlam kazanır. Madde manaya tabi olur, her şeyin ardında ilim olduğu idrak edilir. Kişi bilen olduğunda ilim bilinen olur. Bilgi bilen, ilme sahip olamaz. Fizik bilen fizik ilminin sahibi değildir.

            Muhabbet ortamında, kendisini kastetmedikçe, herkesin ben deme hakkı vardır. Hak, halk olarak görünür, kısaca halk zahir, Hak batındır. Allah’ı gayrisi değil, ehli bilir ve Allah’ın ilmi ile bilir. Umarım bizim de tevhit sohbetimiz muhabbete dönüşür.

10 Temmuz 2016 Pazar

Okumak Düşünmektir


            Okumak Düşünmektir,

            Önce farkında olmadan yapılır, sonra, düşünüldüğünde anlaşılır. Genellikle zan edilir, öyle sanılır, öyle yapılır. Düşününce sanıldığı gibi olmadığı anlaşılır. İlk düşünen insanlar da düşüncelerinin bugün geldiği noktaya geleceğini düşünmemişlerdi. Düşünen insanların, düşünürlerin bir kısmına ‘bilim’ bir kısmına ‘din’ adamı denileceğini bilmiyorlardı. Bir düşüncenin yakındaki bir kişiye aktarılması için konuşmak, uzaktaki bir kişiye aktarılması için yazmak gerekti. Uzmanlaşma ayrışma halini aldı. Bir kısmı kutsala, bir kısmı kutsal olmayana sahip çıktı. Bilimciler evrime, dinciler yaradılış veya devrime inandı. Esas gerçek ortada kaldı. Bu nedenle, ayrışmaya anlam kazandırmak ve bütünleştirmek üzere felsefe doğdu.

            Hollanda’nın Haarlem Üniversitesi profesörlerinden filozof Elmer Hoopman’a “Felsefeyi nasıl tanımlarız?” diye sormuştum. Hoş sohbet Elmer “Bilim insanlarına göre din içerikli, din adamlarına göre bilim içerikli düşüncelerdir” demişti. Duyduğum en farklı ama en anlamlı tanımdı. Demek istediğim şeye en yatkın anlam ve tanım vermişti Elmer. Uluslararası ortam düşünüldüğünde, gündemde ‘islamafobi’ varken, filozofların birleştirici rol oynaması gerektiğine Elmer da katıldı. Sohbet çok verimliydi ama tasavvuftan bahsedecek kadar uzun olamadı. Hatta Romalı bir filozofun tüm tarafları birleştirmeye çalıştığını anlattı.

            İnsanlar fıtratlarına uygun şekilde farklılaştıkça birinin yaptığını diğeri yapmaz oluyor. Ayıp olmasa “Hindiler gibi düşünmeyi sevmeyenler” derneği kurulacak. Okuyanlar, okumayanlar, yazanlar, yazmayanlar, düşünürler, düşünmezler gibi ayrışmalar gittikçe derinleşmekte ve örgütlenmektedir. Oysa herkes özde aynıdır, yaşar, yaşamını sürdürür. Her düşünce doğa veya evren, var olan ile ilgilidir. Biz inanmayız, evreni bilir, bildiğimizi söyleriz dense de farklı bir şey söylenemez. Anadolu halkı “Gökten iğne düşse gayriye düşmez” der. Aslında hem gayriye düşmez hem de gayriden gelmez, ‘kutsal vardır gayrisi yoktur’ denmektedir. Kutsal olan, insanın ayağını yıkamaz, insanın ayağını yıkadığı için kutsallığı anlaşılır. “Her şey O’ndan gelir, O’na gider” diyen halk da aynı şeyi söyler.

            Allah insanı kendine kulluk etsin diye yaratmıştır. O halde kulluk etmeyen yoktur. Abdi olmayan, abidesi olmayan, bir ve tek olduğunun delili olmayan yoktur, bilene. Hal ve gidişinden ne istediğini bilip ona göre yerinde, zamanında ve dozunda bebeğini besleyip büyüten anne çocuğunu kalpten okuyordur. Okuduğunu anlar, anlamlandırır, gereğini yapar. Anne bebeğini, baba oğlunu okur, eğitir, öğretir. Okumak ve düşünmek disiplin ister, belirli kurallara uymak, itaat etmek gerekir. Kural dışı bir şey yapmamak, nefsi terbiye, oruç tutmaktır. Ruha, ilme tabi olmak, itaat etmek namaz kılmaktır. Bir şeyi yerinde, zamanında, dozunda yapmak hacca gitmektir. Kişileri oluşturan bilgilerden isteyene veya ihtiyacı olana vermek zekâttır. Yapılan iyi, güzel ve doğru şeyleri dil ile ikrar edip anlatmak kelimeyi şahadettir. Herkes İslam’a tabidir ama bilinmez. Herkes içinden geleni yapar, fıtratına uyar, din de budur, düzen de, Kur’an da onu der. Yapıyorsun bari bilerek, idrak içinde yap!

            Her insan kendini bilmeli. Sınırlarını, sevdiklerini, yeteneklerini, içinden gelenleri, yapabileceklerini bilen, hal ve gidişini bunlara göre ayarlar. Bunlar ise kendini okumaktır.

            Herkes ne bilir ise odur, ne kadar bilir ise o kadardır, nerede ise orada olmalıdır. Her şey fıtratın gereğidir. Önemli olan bunu bilmek veya bilmemektir. Özünü bilen Musevi ve İsevi’nin dini de İslam’dır, kendisi de Müslüman’dır. Mason da fıtratı gereği mason olduğunun idraki içinde ise Müslüman’dır. Ateist de fıtratı gereğince öyle düşündüğünün idraki içinde ise Müslüman’dır. Bilgilerin, gerçeğe ait bilgilerin kaynağının Resul olduğunun, Muhammed’in Allah’ın hem kulu hem de Resulü olduğunun, idraki içinde ise kişinin kelimeyi şahadeti tam ve mükemmeldir. Bu idrak içinde, yukarıda arz edilen, İslam’ın beş şartı yerine getiriliyorsa o kişinin namazı miraçtır. Söylenen doğru ama anlaşılan şey yanlıştır. İnsan namaz kılar, kıldığını bilmeyen, idrak edemeyen henüz hayvandır!

            Yukarıda sözü edilen “Gerçeğe ait bilgilerin kaynağının Resul olduğu” ifadesinin açıklanmasında yarar olabilir. Resul, bugünkü bilimsel ve teknolojik bilgi ve bulgularla kanıtlanan gerçeği ortaya koymuş ve açıklamaya çalışmıştır. Anlaşılması kolay veya apaçık olan bir husus belirtilebilir. Bugün yerlerin ve göklerin kütleye dönüşen enerji ve ışıktan oluştuğu apaçıktır ve kanıtlanmıştır. Işığın, parlaklık ve aydınlık ile ilişkisini herkes anlayabilir. Bu amaçla elektromanyetik radyasyon veya fotondan söz etmek gereksizdir. Nurun sözlük anlamı, parlaklık, ışık, aydınlık olduğu da apaçıktır. Nur suresinin bir ayeti açık ve seçik olarak şöyle der: “Allah, yerlerin ve göklerin nurudur.” Bu ifade sonrası en uygunu “Yorum yok” olmalı. Anadolu halkı “Allah vardır, gayrisi yoktur” derken bu gerçeği haykırır.

            Akıl insana verilen en büyük nimettir. Konuşma yeteneği ile birlikte, insanın geleceğini belirler. Bilgi işleme ve karar verip uygulama yeteneği sayesinde akıl durdurulamayan, önüne geçilemeyen işlemler gerçekleştirir. Kitabımızın “Oku” demesi, “Zaten istemeden bile okursunuz, okur ve okuyor olduğunuzun idrakine varın, benlik ve bencillik yapıp, ikilik yaratmayın, şirk koşmayın” anlamına gelebilir. Bu kapsamda hemen herkes kendi çapında filozoftur. Bilgileri, bilimleri ve inançları birleştirir, değerlendirir, analiz ettiklerini sentez eder. Yüz sene önce olmayan ve yüz sene sonra olmayacağını bilen ateist bile “Ben var Allah yok” der ve şirk koşmaz. İlme saygılıdır, ilmin düzenine uyum gösterir, biat edip itaat eder, namaz kılar. Analiz edilenler sentez edilerek, bilinenlerin felsefesi yapılarak, var olanın birliğine ve tekliğine ulaşılmalıdır. Sonradan da olsa, zanları terk edip, eşyanın hakikatine erişilmelidir.

            Umarım düşünerek, bilinçli olarak evreni okumakta melek ve melekelerimiz yardımcı olur, en doğru şekilde okur, değerlendiririz.

29 Haziran 2016 Çarşamba

Namaz Kılar Herkes


            Namaz Kılınır

            Her şey, evrende kendine özgü çevresinde var olan koşullara uyduğu, uyabildiği için vardır. Değişen koşullara uyum gösterebildiği kadar da var olacaktır. Doğada, doğal denilen şeylerin özelliği koşullara göre hareket etmesidir. Doğada su, doğal olarak, yolunu bulur. Çünkü akışkandır tabanın meyline göre akar. Çekilen gelir, itilen gider. Durum değişirse, itme ve çekme ortadan kalkarsa, sürtünme varsa, gelen ve giden durur. Sebep değişirse sonuç da değişir. Kısaca ‘şey’, özelliğine, ilmine tabidir, ilmine uyar, itaat eder, özelliğinin gereğini yapar. Bu işlemler, maddenin, zikri, namazıdır. Canlı organizmalarda, bedenin koşullara uyumu, ilmine itaati bedenin namazıdır. Aynı şekilde insan için de, ruhun ilmine uyan kalbin namazı da söz konusudur. Bir ayetin teviline göre her ilmin bir namazı vardır. (29.45)

            Eşya âlemdir, işarettir, kendi varlığına, var olduğuna, varlığa delildir. Var oluş, enerjinin kütle kazanmış haline delildir, kanıttır. Enerjinin maddeye dönüşümü, dönüşüm ilmine tabidir, Higgs bozunu var ise enerji kütleye dönüşür. Ne kadar enerjinin ne kadar kütleye ve ne kadar kütlenin ne miktar enerjiye dönüşeceği ilmine tabidir. Madde ilmine biat ederek, zikrederek, kendi namazını kılar. Parçacıkların belirli özelliklere sahip oluşu ve bu özelliklere uygun davranışlarda bulunuşu da parçacıkların ilimlerine tabi oluşudur. Proton, uygun koşullarda nötron ile buluşursa, kuvvetli nükleer güçle, birbirlerini çeker ve atomun çekirdeğini oluşturur. Yine ancak uygun bir koşulda bir çekirdek bir elektron ile birleşerek atom oluşturur. Hidrojen atomlarının oksijen atomlarıyla birleşip su molekülünü oluşturması için Güneş sistemimizin oluşmasını sağlayan koşullar gereklidir.

            Dağ duruşu, ağaç uğultusu ve kuş ötüşüyle doğa ve canlılığın çeşitliliğini zikrederler. Bir parktaki Barbaros heykeli “Ben Barbaros’un abidesiyim” diye bağırır, zikreder ama bilene. Aynı şekilde her şey ve herkes abd-i Hu’dur, büsttür, abidedir, bilene. Bu nedenle “Bilenle bilmeyen bir olur mu?” deyimi söylenmiş olabilir. Her nereye bakılsa Allah’ın veçhi oradadır. Belki de bu nedenle gökten iğne düşse gayriye düşmez. Herkes O’ndan gelir O’na gider.

            Doğa, dünya, âlem bir tarafa insan bir tarafa. İnsan başkadır, üç boyutludur. Namaz konusunda, ilk akla gelen ‘genel olarak yer, içer, yatar, kalkar, savaşır, sevişir’ insanlardan farklı, olgun ve kendini bilen insanlardan söz edilmesi uygundur. Oruç ile nefsini yenmiş ve terbiye etmiş insan kalbini keşfeder. Kalp duyguların merkezidir. Ruhtan alınan ilim ile beslenir. Açgözlülüğünü kanaatkârlığa dönüştürmüş nefis tatmin olur ve kalbin ilhamlarına açılır, kalbe teslim olur. Ruhun nuru ile aydınlanmaya başlayan kalbin sabahı olmak üzeredir. Sabahın fecrinde insan uyanır, kendi hakikat güneşinin kalbine doğması yakındır. Maddenin ve eşyanın hakikatini bildikten sonra nefsini fethetmiş olan insan kalbinden aydınlanmaya başlar. Günün ve gündüzün aydınlığında kalbinin sırlarını çözmeye çalışır.

             İnsan, âlemi kalbinde bulabilir. Ömrünün kısalığı, iradesinin sınırlılığı nedeniyle doğuştan verilenlerin önemini anlar. Fıtratının ve çevresinin farkına varan, diğer insanların davranışlarının da fıtrat ve çevreden kaynaklandığını anlayacaktır. Fıtratın sırrına eren arzdan arşa yücelebilir. Akşam namazında acele edilmesi sırrın içinde kalınmaması içindir.

            Bilgi başka, bilginin bilinmesi başka şeydir. Eşyanın ardında bilgi ve bilgilerin toplamı olarak ilim vardır. İnsana ilim öğretilmiştir. İnsan, Kur’an öğretilerek yaratılmıştır. Ben yaratılmadım, kendi kendime, bilerek isteyerek oldum diyen olabilir. Var olabilen yok da olabilir, iddiasını ölüp dirilerek kanıtlayabilir. Öğretilme işinin sırrı “Yeniden keşfedercesine aşikâr olma” deyiminden gelir. “Ben öğrendim dedirten öğretme” öğrenimin en makbulüdür. Okula gidilir, öğrenilir, sonra hayat boyu “Bana öğretildi” denmez, “Ben bilirim, öğrendim” denir. Okula gidip gitmemek çocuğun iradesinde değildir. Aynı şekilde doğmak veya doğmamak elimizde değildir, öğrenmek de öyle. Aklımızı kullanırız ve akıl verilmiştir.

            İnsanın eşyadan farkı namazda belli olur. Herkes namaz kılar, kimi kıldığını bilmez, kılmadığını zanneder, zaten bütün hayatı zandır. Bilerek, isteyerek, bilinçli olarak namaz kılanın namazının miraç olduğu müjdelenir. Kıyameti koparcasına kıyama duran, “Allah’tan gayrisi yoktur” deyip Dünya’yı arkasına atan, kendisinin de arkada olduğunun idrakinde ise önde okuyanın kim olduğunu zanneder? Belki de bu iş bir yolculuktur. İnsan, olgunlaşma sürecine girer, yolculuğunu insanı kâmil olarak bitirir. Hz. Âdem ile başlayan yolculuk Hz. Muhammet ile son bulur. İnsanın el kitabı olarak indirilen Kitabımız bu yolculuğun ilmini ve uygulamasını anlatır.

            Kısaca maddemiz, bedenimiz vardır ama biz sadece beden değiliz. Eşyamız namazını kılar, farkında bile değilizdir. Nefsimiz vardır, biz yalnız nefsaniyet gütmeyiz. Nefsimizin ihtiyaçlarını karşılar, tatmin ederiz, o da bize boyun eğer, namazını kılar, fark etmeyiz. Kalp uyanınca nefsin emrindeki akla el koyar, ruhtan alınan bilgilerle kalp beslenir. Kalp ruha teslim olup, boyun eğer, namazını kılar, sabahın fecrini yaşar, günü ve gündüzü aydınlanır. Kalp, aydınlanarak sırra erer, fıtratın sırrını keşfeder, akşam namazını aceleyle kılar. Bu keşif onu ruhun Şuhut, uyanıklık, ikindi namazına getirir. Böylece, Batı’dan doğan Güneş olayı gerçekleşmiş olur. Yolculuk sürdürülebilirse, öğle vaktinde Şükür namazı kılınır. Güneş doruk noktasında iken, gölgeler yok olacağı için, ‘gayri varlık’ olamayacağı için, namaz kılınamaz.

            Umarım biz de okur, düşünür, ibret alır, idrak eder, namaz kılarak olgunlaşırız.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Nur Verilmesi


            Nur Verilmesi

            Nur kelimesi “ışık, aydınlık, parıltı, parlaklık” anlamındadır. Işığın bilimsel açıdan incelenmesi nurun ardındaki gerçeğe ulaştırabilir. Her ışık kaynağı, aslında, atomlardan ortaya çıkan enerji kaynağıdır. Enerjinin yayılma şekli elektromanyetik radyasyon (EMR) olarak adlandırılır. Gözümüz bu yayılmanın görülebilir kısmını ‘ışık’ veya ‘foton’ olarak algılar. Elektromanyetik radyasyonun en küçük birimi fotondur. Fotonlar, kuantum olarak adlandırılan enerji paketleri şeklinde yayılır. Kendisi ışık yaymayan eşyayı, yansıyan ışınlar sayesinde görürüz. Gündüzün aydınlığı, yansıyan ışıklardır. Işık ve aydınlık, enerjinin varlığını ve yayılımını gösterir. Tüm gökyüzünün gece görünmeyip güneşte görünmesi, yayılan ve yansıyan ışığın aydınlığındaki enerjinin habercisidir. Bu bilimsel gerçek “Allah, semanın ve arzın nurudur, gayrisi yoktur (24.35)” ayetine anlam kazandırır.

            Fotonun kütlesi yoktur, sadece enerji yüklüdür. Ünlü E=MC2 formülü enerjinin kütleye eşitliğini bildirir. Enerji ile kütle birbirine dönüşür. Yerler ve gökler, nurda, ışıkta, ışında, fotonda yüklü olan, enerjiden oluşur. Doğada var olan, fizik ve matematik gibi, ilim enerjide yüklüdür. Enerji kütle kazanınca madde ‘özellik’ kazanır. Böylece, tüm evren veya âlem ilim yüklü enerjiden oluşur. Âdem ve oğulları, fıtrata kazınmış ilim öğrenme yeteneği sayesinde, öğretilen ilmin idrakiyle yaratılır. İlmi idrak etmek Âdemi, kâmili nurlandırır.

            İnsan, yanma, yanıcı ve yakıcı oluş, yönünden zeytine benzer. Zeytinde hem yakıcı yağ hem de yanıcı odun vardır. İnsan, lambalıktaki kandil gibi aydınlanır ve aydınlatır. Kalpte, nura tabi olan hayvani nefis kutsallaşır. Kutsal nefis cesetle ruh arasındadır ve ilahi nurun tesettürlü halidir, ne doğudur ne de tam olarak batıdır, yani, ceset gibi kesif, ruh gibi latif değildir. İnsanın fıtratındaki nur, parlak fikir veya uygulama aklının ateşi ile yanar ve olgunluğunda parlayan nur, idrak oluşur. İnsanda hem yanıcılık hem de yakıcılık vardır, öğrenir ve öğretir. Nefsiyle yanar, ruhunun nuruyla, olgunluğunun idrakiyle aydınlatır.

             İnsan, bir elinde ilk, bir elinde son olandır. İlk ve son aynı anda, bir anda, bu anda mevcuttur. Dönüşüm ve oluşum süreklidir. Negatif ve pozitif elektrik yüklerinin karşılaşıp nötr, tarafsız, yansız haline gelişi insanda olur. İnsan, ilmin kendisidir, ilmin bilinç kazanmış halidir. Ne olunca ne olacağını bilir. Yaşamın var ve yok olması insanda yaşanabilir. İnsan, var ve yokluğun idrakini yaşayabilir. Maddenin halk edilmesi ve yaşamın yaratılması önce insan içindir sonra da insanın içindedir, idrakindedir. Halife yaratmış olan Yaratan, ‘gayri’ yaratmamıştır, ikisinin varlığı iki varlık değildir. İlmin, bilim, bilmek, bilinmek ve bilinç hallerinde ‘B’ harfinin önemi ‘Besmele’ veya ‘İnsan’ kadar büyüktür. Bilincin insanı aşkın halinde insan da aradan çıkar. Yaratanın, ‘bilinmeyi sevmesi’, amacına ulaşılmış olur.

            Evrene enerji formunda beslenen ilmin amacı bilinçtir. İlim, bilinmek ister. Boş kova veya cehalet kuyusu şeklinde oluşan ilk insan Âdem’in fıtratına akıl ve fikir çakmağı kazınır. Halife olarak yaratılan Âdem’e her şey öğretilir. Akıl, insana verilmiş en büyük nimettir. Akıl bilgi elde etmek içindir. Doğadan elde edilen bilgiler sistemli bir şekilde işlenir ve yeni bilgiler kazanılır. Bilimsel bilgi işleme yöntemiyle, bilgiler, insanı bilgilerin kaynağına, ilme götürür.

            Akıl, matematik ve fizik bilgileriyle, evrende bu ilimlerin yüklü olduğunu idrak ederek, ilmin tümünün bilincine ulaşır. Bilinenlerin çokluğunu idrak ettikçe, ilmin bilincine ulaştıkça, sonsuzluk kavramında kaybolarak, akıl kendi sınırlarını idrak edebilir. Böylece ilmin amacının bilinç, evrenin amacının bilinçli insan olduğu ortaya çıkar. Akıl önemlidir ama yeri ve zamanında, aşka kadar. Akıl, bilgiyi ilimden alır, işler, yeni bilgilere ulaşır. Akıl olay ve eylemlere açıklama getirir, neden ve nasıl olduklarını anlar. İnsan, akıl erdiremediğine ‘vardır bir açıklaması’ deyip geçebilir. Ancak bazı konularda doğal olup olmadığına hükmedebilir.

            Evrende enerjinin kütleye eşitliği ve birbirlerine dönüşümü akla uygundur. Evrenin ardında varlığı bilinen ilmin kaynağı hakkında fikir yürütmek akla uygun değildir. Var olanların içindeki eksi ve artı yüklü olanlar birleştiğinde evrenin bir hiç olacağı da akla uygundur. Buna karşın bir atom boyutunda bile eksi ile artı elektrik yüklerinin birbirine ulaşamadığı da aşikârdır. Birçok şeyin nedeni bilinmez olduğundan akıl durur, öylece kabul edilir. Bunlar arasında ‘enerjiye ilim yüklenerek kütle kazanması’, ‘maddenin, bilgi işlem yeteneği yüklenerek, yaşam ve gelişim potansiyeli olan tek hücreye ulaşıp, hayat kazanması’ ve ‘insanın ilim yüklenerek inşa edilip olgunluk kazanması’ olabilir.

            Maddenin ham maddesinin nur oluşu kadar, yaşamın kaynağının maddeye yüklenen ilim oluşu da aklı zorlayabilir. Özellikle insanı ele alırsak bedeni vardır ama beden değildir, ruhu, ilmi vardır ama ruh, ilim değildir. Hayat, verilen bir şeydir, bağış yapılır, bahşedilir. Ölüm, aslında olmayan bir şeydir, hayatın olmaması durumuna ölüm denir. Karanlık yoktur, ışığın olmadığı hal, durum vardır. Ölüm karşısında bazen “Madem alacaktın hayatı niye verdin?” demek isteriz.  Yaşamı anlasak da ölüme isyan ederiz. Oysa hepsi hayatın içinde vardır, hayat böyledir, aslında olmayan zaman da bunun içindir. Verilene sevinir, alınana üzülürüz, hayattaki biz de buyuz. Böylece insan olgunlaşır, olgunlaştıkça kesafetten kurtulur, letafete yücelir. İnsan, aydınlandıkça, ‘nur üzerine nur’ olarak, ilmin idraki ile aydınlatır.

            Hz. Âdem’in, Hz. Muhammed’in nurundan yaratılması olayının da Kitabımızda açıkça anlatılmasına karşın anlamamız kolay değildir. Bu amaçla oluşturulan gizli kurum ve kuruluşlar da pek başarılı olamayabilir. ‘Allah, ancak Allah’ın ilmi ile bilinebilir, gayrisi bilemez’ deyiminin bir sırrı veya bir hikmeti olsa gerek. Haricilere kapalı tutulan örgütlerde ‘nur verilmesi’ olayında, kişiye özel, anlamlı bir idrak oluşabilir. Ruhun nuru, ilmin idraki, olabilir ancak. Nur verilebilmesi için önce veren, Allah’ın ruhu ile ruhlanmış ve diriltilmiş olmalıdır. Bilgilerden bilinç düzeyine yüceliş ile nurdan ruha yüceliş süreci aynıdır. ‘Gerçek anlatılamaz ancak yaşanabilir’ denmesinin bir hikmeti de bu olmalı. Umarım bir gün bizim de Hakikat Güneşimiz ufkumuzdan, Batıdan doğar.

 

 

30 Nisan 2016 Cumartesi

Elinde Değil, Fıtratındadır,


            Elinde Değil, Fıtratındadır,

            İnsan ilimdir. Her obje ilminin deposudur. Her şey ilminin aynıdır. Madde, ilmin maddeleşmiş halidir. Eşya, hakikat güneşinin gurup etmesiyle oluşmuştur. Kütle enerjinin, enerji de kütlenin bir halidir. Evren kendini merak eden yaratıktır. Bilen ile bilmeyen bir değildir. Bilinenlerin hepsi birlikte bir ve tek bütündür. Bütün, parçaların toplamından büyüktür. Su molekülü, yanıcı ve yakıcı atomlarından farklı, söndürücü, özelliğe sahiptir. Genom yazılımdır, programdır, bilgidir, maddeye, genlere canlılık verir. Hayat maddesel değil bilgiseldir. Madde de aslında, enerji gibi, bilgidir, asla kaybolmaz. Bu bilimsel ve dinsel gerçeklerin hepsi daha önceki makalelerde teker teker ele alınmış ve açıklanmıştır.

            Herkes bir şey bilir. Bilenin fiilleri, sıfatları ve kişiliği bildikleriyle ilişkilidir. İnsanın, potansiyel olarak, hayvanlardan çok farklı olduğu açıktır. Arılar ve karıncalar gibi en karmaşık toplumsal yaşamları olanlar bile ele alınsa, hayvanların yetenekleri insanın yetenekleri yanında sınırlı kalır. Hayvanlardan çok şey öğrenilir, yaptıkları gibi yapıp yeni yetenekler kazanılır. Bitkilerin neyi nasıl yaptıkları da bilinir. Fotosentez yapamasak da nasıl olduğunu biliriz. Suyun süte dönüşümü incelenir ve anlaşılır. Canlılık ve cansızlık, organik ve inorganik, farkı iyi bilinir. Birçok olaya doğanın birer mucizesi olarak bakılır. Anıldığımız gibi anmaya çalışırız. Doğa nasıl yapıyor, biz de yapabilir miyiz diye düşünürüz. Bilinen gerçekleşir.

            Şimdilik düşünmemiz bile yeterlidir. Ne enerjiyi kütleye ne de kütleyi enerjiye çevirebiliriz, ne atom yapabiliriz ne de su, ama laboratuarda et üretmeye çalışırız. Yürüyemesek de emeklemeye başladık sayılır. Halifelik, fıtratımıza kazınmış olabilir. Çocukça olsa da, çok soru sorarız, nasıl oluyor? Nasıl çalışıyor? Nasıl hareket ediyor, nasıl uçuyor? Dünyasının dışına ve üstüne çıkmak insanın, elinde, iradesinde değil, doğasındadır, fıtratına kazılıdır. Henüz bilme sarhoşluğu nedeniyle neden bilebildiğinin idrakinde değildir.

            Sorular sormak doğanın üstüne çıkıştır. Doğa düşünmez, soru sormaz, sadece olacak olan olur, ilim gerçekleşir; doğa, yasalarıyla birlikte oluşur. İlim, doğanın içi, dışı ve üstündedir. “Uzay boşluğu olarak hacim iki katına çıkınca sıcaklık yarıya iner” bir doğa yasasıdır, gözlemle keşfedilir. Bu yasayla, Büyük Patlama sonrasında, sonsuz olan sıcaklığın ne kadar zaman sonra 10 milyon dereceye indiği kanıtlanır. Şimdilik bu kadar, ‘sonsuzun yarısı kaç eder’ diye sormayın. Kuantum âleminde, elektromanyetik ışınımın hızını, fotonun hem dalga hem de parçacık özelliği gösterdiğini saptarız, neden ve nasıl oluyor da öyle oluyor henüz bilinmez. Acelesi yok, insanlık ölmedi ya!

            Bilen, bilinenden büyüktür. Eğer bu denilen doğru ise “Kendini bilen de kendisinden büyüktür!” “İdrakte idraksizliği anla, idraksizlikten idraki gör” deyimi çok şey anlatır. Bir şeyi iyi bilebilmek için onun dışına çıkabilmek gerekir. Uzaya çıkınca dünyayı daha iyi anladık. Kendini bilen birisi nereye çıkabilir? İnsan kendi dışına nasıl çıkabilir? Dışından nasıl göründüğünü anlayabilirse o görünüşten kendini daha iyi değerlendirebilir. Hemen herkes de bir anlamda bunu yapar, insan içine çıkmadan önce aynaya bir bakar. İnsan içine çıkıp, insanlara bakabilmek için, insanca düşünüp davranmaya çalışılır. Bilen, bilinmek ister.

            Bilinen bilgilerin tümünün anlayış ve idraki insanı bilinenlerin dışına çıkarır. Bilinenleri dışından görebilmek ve idrak edebilmek dıştan ve üstten bakışı gerektirir. Bir şeye her yönden veya açıdan bakabilmek için o şeyin dışında ve üstünde olmak gerekir. Araştırma, inceleme ve öğrenme yeteneği, bilme ve idrak etme yeteneğini geliştirir. Okumayı öğrenerek her şey okunur. Öğrenmeyi öğrenerek her şey öğrenilir. Evreni dışından ve üstünden öğrenip idrak ederek, evrenin cismini bilir, resmini çizeriz. Bir şeyi iyi öğrenmek ve bilmek onun içini, dışını, sınırlarını, özelliklerini, geçmiş ve geleceğini, madde ve manasını bilmekle, hakkında bilinç oluşturmakla olur. İnsanlık bilinci, insanın elinde değil, insanın fıtratındadır.

            Bilmek, bilinçli davranmak, şuurlu iman gibi, insana yakışır. Cansız maddede, toprak, ateş, hava ve suda, bitkide ve hayvanda hareket olabilir ama bilinç olduğu söylenemez. Hareket doğaldır ama iş yapmak insana özgüdür. Doğayı, bitki ve hayvanları ele alarak insan iş yapabilir. İnsanın bilinçli müdahalesi doğal olaylardan hemen ayırt edilebilir. Uzaylıların olup olmadığını anlamak için uzaydan bilinçli bir sinyal almaya çalışılır. Yaratıcının olup olmadığına da doğaya bilinçli bir müdahale olup olmadığına bakılarak karar vermeye çalışılır. Özellikle bu konuda söylenecek en güzel söz “İnsan önce kendini bilmeli” olsa gerek.

            Kendini merak eden evrenden sonra, insan olduğunun bilincine varan ilk insan Âdem olmalı. Âdem yaratıldığı zaman her şey ve herkes bugün olduğu gibi varmış. Bir anlamda insan bilinci enjekte edilmiş. Kadim örgütler, haricilere kapalı bir şekilde, bu bilinci hayata geçirir. Sütün mayalanması ve ağaçların aşılanması gibi insana insanlık bilincinin aktarılması iş edinilmiş gibidir. Bazıları için, maddeye hayat verilmesi doğal gelişimdir. Önce kendini üreten, canlılık hücresi tesadüfen oluştu. Zamanla, evrimle, çok hücreli canlılık gelişti. Gerçekte tek hücreden çok hücreye gelişim evrim olabilir ama maddeden tek hücreye geçişte henüz evrim başlamamış olabilir. Maddeye hayat yazılımı üretme ve yükleme süreci doğal değildir. Amino grup ipliğinin ayağa kalktığı veya karbon atomlarının canlandığı deneylerle kanıtlanamadı. ‘Madde’, ‘canlılık’ ve ‘insanın olgunlaşma aşamaları’ arasındaki geçiş doğal olmayabilir.

            Evrenin yoktan ve yokluktan var olduğu, halen de bir hiç olduğu ama düzenli bir hiç olduğu konusu bilimsel olarak kanıtlandı sayılır. Yokluktan var olan maddenin amacı canlılık, canlılığın amacı ise insanın yaratılmasıdır. İnsana bilinç yüklenmesinin de bir amacı olabilir. Bilinç ve idrak yeteneğinin gelişimi sayesinde, ‘insanın bedeni vardır ama insan beden değildir’ denir. Her mücadele veya küçük, büyük her savaş nefis düzeyindedir. İnsanın bedeni ve nefsi vardır ama insan, yalnız bu ikisi ile tanınmak istemez. Akıl ve kalbi insana insanlığını kazandırır. İnsan, idrakiyle beden ve nefsinin dışına ve üstüne çıkabilir. Bilinciyle insan, dışına ve üstüne çıkarak, evrenin bile cismini bilir, resmini çizer. İnsan aklı sonsuzluğu tanımlar ama aşk karşısında duracağını da bilir. Evrensel düzeyde, insanlık bilinci; ‘madde’, ‘canlılık’ ve ‘insana’ dışından ve üstünden bakılmasını sağlar. Bilinç, bilinenlerin tümünü içerir. İlmi idrak edenden bilinen görünür. Aşk, âşık ve maşuku kapsar. Her şey aşktan, aşkta, aşk için, aşk içindedir. Kendini bilme, insanın elinde değil yaradılışındadır.

8 Nisan 2016 Cuma

İnsan İtaat Eder


               İnsan İtaat Eder


 

            “Var olan her şeyin, eşyanın, ardında akıl ile bilinecek bir ilmin olduğunu içeren Kur’an’ın bildirilişi ve bu ilmin nasıl uygulandığının Furkan olarak indirilişi nedeniyle; ilim ve amel, ilim ve uygulamanın, ayrıntılarını idrak ederek mutlak salât, mutlak namazı yerine getir; ilim ile uygulama arasını birleştir. Her ilim için bir salât vardır.” (29.45) Her şey bir ilmin uygulamasıdır. Namazlar da bedensel ve ruhsaldır. Namaz teslimiyet, zikir, tabi olmak, itaat ve ulvi münasebettir. Maddeye ve doğaya ilişkin ilimler, doğa koşullarına uyum göstermek için bilinir. Hayatta kalmak, neslin devamı ve güzel ahlak için koşullara uyum gösterme, öğrenme, bilme ve uygulama şarttır. İnsanın, idrakince, bilgisi ilmine tabidir, itaat eder.

            Konunun daha kolay anlaşılabilmesi için oluşan ilk koşullara gidilmesi yararlı olur. Yokluktan, hiçlikten var olan, meydana çıkan, en küçük parçacığın da ayırıcı özellikleri vardır. Her şey özelliklerinin toplamı, bilgisinin küpüdür. Kütlesi bile olmayan bir parçacığın artı veya eksi yüklü elektrikle yüklü oluşu ve bu yükün miktarı ilk oluşum anında belirlenir. Parçanın özellikleri arasında nasıl kütle oluşturacağı ve hangi parçalar ile birleşeceği vardır. Önceden belirlenmiş bulunan özellik, bilgi veya ilim, parçacığın davranışını belirler. Örneğin, yanıcı olan hidrojenin ve yakıcı olan oksijenin birleşerek söndürücü özelliğe ait su oluşturması, bu atomların içlerinde önceden belirlenmiş bir davranış biçimidir. Parçacık ilminin aynıdır, ilmine tabidir ve ona itaat eder.

            Maddeler arası özellik maddelerin kendi özelliklerinin fena bulması, feda edilmesi sayesinde oluşur. Her yeni bilgi, kendini oluşturan bilgilere dayanır ama farklıdır, kendi ilmine tabi olur, itaat eder. Su, ota, süte, bala ve ete dönüşerek can verir.

            İnsan ve insanlığın gelişiminde, doğanın en çetin koşullarına uyum gösterildiği apaçıktır. Uyum gösterme yeteneği sayesinde evrim yasaları işler. Tek hücreden çok hücreye gelinmesinde, maddesel veya donanımsal olmayan hayatın, en basit DNA’ya yüklenmiş bulunan, yazılım olduğu kanıtlanmıştır. Donanımın yazılıma tabi olması hayatı, canlılığı ortaya çıkarmıştır. DNA’da yer alan toprak, hava, su ve ateşin, kendilerine yüklenen canlılık ilmine, içlerindeki özellik ve bilgilerle, itaat etmesiyle canlı hücre oluşmuştur. İlkel, ilk el, denebilecek bilgilerin birikimi tek hücrenin içinde canlılığı geliştirerek çeşitlendirmiştir. Yazılımın ilk halinde dahi bir gelişim potansiyelinin olduğu da açıktır. Bilgi birikimleri, hücrenin içinde, çok çeşitli işlevleri yürütebilecek organımsı parça veya bölümlerin oluşmasına yol açmış. Hücre içindeki parçalar arasında gelişen eşgüdüm ve işbirliği, tek hücrenin bölünmesinden öteye, iki veya daha çok hücrenin eşgüdüm ve işbirliğiyle sonuçlanmıştır. Böylece tek hücreden çok hücreli hayat doğabilir. Bütün bunlar maddenin bilgisinin ilmine itaati, bedenin namazıdır.

            Hayvanların hareket etme özgürlüğü nefsaniyet gütmelerine yol açar. Karın doyurma gibi ihtiyaçların karşılanması, bitkilerin gövdelerinin, bedensel olarak doğa koşullarına tabi oluşundan faklıdır.

            Hareketlerde nefsine tabi olma, itaat etme onun ihtiyaçlarına giderme söz konusudur. Hayvanlar nefislerine itaat ettikleri için yer içer, yatar kalkar, savaşır, sevişir. İnsanların insanlığa uygun şekilde davranması kalpleri sayesindedir. Kalpsiz denilen insanlar kötü ahlak sahibi olanlardır. Kalplerinde huzur duymaları için insanların ruhani bilgilere tabi olması öngörülür. Ruhuna itaat eden kalp huzur duyar.

            Kısaca denebilir ki insan bilgilerden oluşur, bilimseldir, ilimdir. Bilgiler ilme tabi olduğu kadar ilim de bilgilerin toplamına tabidir veya etkileşim içindedir. Bu nedenle, her insan kendine özgü bir ilimdir. Bilim insanlarınca kanıtlanan ‘elektron ve moleküllerin etkileşim içinde oldukları’ gerçeği bu kapsamda düşünülebilir. Beden içindeki organlar etkileşim içinde, eşgüdüm ve işbirliğiyle işler, çalışır. İnsanın ilmini uygulayışı ve ilmine tabi olup itaat etmesi kendi bünyesinde en az beş düzeyde olur. Doğaya uyumu, bedensel düzeyde, doğal ilimlerin uygulanması olarak ele alabiliriz. Bu ise Bedenin namazdır, ilme tabi oluş, itaat ediştir.

            İnsanın bedeni vardır ama yalnız beden değildir, nefsanî duyguları vardır ama hayvan değildir, kalbinin huzurlu olmasını ister ruhunun, ilminin gereğini idrak eder. Her düzeyin idraki o düzeyin namazıdır denebilir. Nefsin Rıza, Yatsı namazını, Kalbin Huzur, Sabah namazı izler. Nefsini, kalbinin sesini dinlemeye ikna eden sır bilgileri almayı hak eder. Böylece Sırra Erme, Akşam namazı kılınır. Benlik ve bencilliğini yok edip, hakikat güneşinin parlamasını sağlayarak, yüceliş yolunda, Ruhun Şuhut, uyanıklık, İkindi namazı eda edilebilir.           

            Hakkın ruhuyla dirilerek, itaatin doruğunda, ledün, hakikat ilminin zevkiyle Şükür, Öğle, Gizlinin Keşfi namazı kılınabilir. Hakikat güneşinin istivasında kul ve namaz yoktur.

            Özet olarak bünyemizdeki kuark, elektron, nötron, proton, atom, hidrojen, oksijen ve su moleküllerinden hatta DNA, hücre ve organlarımızdan söz edilmez. Bunların hepsi kendi bilgi küplerini bizim ilmimize feda etmiş, fani olmuş, fena bulmuş, kendilerini bilerek teslim etmiş durumdadır. Her biri bir ‘şey’ iken, özellikleriyle, şeker küpü gibi, bilgi küpü iken artık yalnız biz varız onlar yok. Bilgileriyle, bizim insanlık ilmimize itaat ederek, tabi olarak, bize biat etmişlerdir. Hepsi de bizim birlik ve bütünlüğümüze delildir, şahittir, kendilerine göre bize teslim olmuşlar, bize çalışır, bizi anarlar. Bedenimizde bir biz varız bir de onlar var gibi ikilik oluşturacak şekilde yoktur. Bu bağımlı ve bağlantılı halleri, beden dilinde bir anlamda, onların namazları, miraçlarıdır. Her şey bir ilmin uygulaması ise, her şeyin bilgisi ilmine tabi ise biz bağımsız ve bağlantısız, hür, olmamızı neye borçluyuz? Cehalete?

            Bedenimizin bütünlüğünü, tek parçalığını anladıktan sonra, hayvanlardan farkımızı görünce, nefsimizi keşfederiz. Fecri yaşamak kalbe âlem içinde bir âlem olduğunu gösterir. İş ve eylemden öteye bunların kaynağı olan sıfatların gözlenmesi başlar. Gün boyunca göz ile görmenin kalpten basiretli görüşten farklı olduğu idrak edilir. Bu ilmin bir sırrı olduğu akşam olunca keşfedilir. İkindi namazı ile ruhun uyanıklığı yaşanır. Gizli hakikatin keşfine aşk ile ledün, hakikat ilminin, zevkiyle Öğle namazında ulaşılarak hakikatin idrakine varılır. Hakikat güneşinin istivasında vahdette fena olunur.