16 Ağustos 2014 Cumartesi

Kabarcık!


Kabarcık!
                                                                                                          NAEÖ15082014
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan kutucuğa tıklayınız:  Click here to view.
        


          Her şeyin bir ölçü birimi vardır metre, litre, gram gibi. Bir yüzeyin düz ve yatay olup olmadığını ölçmek için de bir alet vardır, su terazisi denir. Bir şişeyi biraz boşluk kalacak kadar su ile doldurur kapatırsanız alet olmuştur. Dolabın veya buzdolabının düz durup durmadığı anlaşılabilir. Hava kabarcığı der, insan denmek isteneni anlar, kısaca diyen boş veya boşluk, anlayan bilinçtir. Aradaki fark kendini bilen ve bilmeyen insan kadar büyüktür. Bir şeyin yerinde ve uygun durumda olduğu alet ile anlaşılır.

          Aynı şekilde, sanki evrenin yerli yerinde olup olmadığını veya nasıl durduğunu sürekli anlamaya çalışırız. Bu amaçla aklımızı kullanırız. Kabarcık gibi daima her şeyin dışında ve üstünde tutarız kendi aklımızı ve kendimizi. “En büyük ben, başka büyük yok” der gibiyizdir. Biz hep en üst noktada, tepe veya doruk noktasında, durur asla aşağıya inmeyiz. Şarj olmuş, yüklenmiş durumda, şimşek ve yıldırıma hazırızdır.

          Kendini bilmeye çalışan tarihî büyüklerimiz ben noktasına işaret etmek için büyük deyişler demişlerdir. Bu deyişlerden en iyi bilinen biri de “bir ben var benden içeri” deyimidir. Ben dediğimiz kabarcık, evrenden bir kabuk, bir zar veya çizilmiş, bilinen bir sınır ile ayrılmış değildir. “Evren benden öteye, benden ötesi” de denebilir, “benden içeri” de denebilir. Düşününce buluruz ki aslında evreni tamamlayan ve tam anlayabilen biziz. Ben kısmı iyi bilinirse ancak ötesi veya içeri olan kısım iyi bilinebilir.

          Evrenin söz konusu bu “ben” kısmı büyük tutulmaya ve incelemeye değer bir şeydir. Benlerden, fertlerden oluşan aile, toplum ve milletler de bu incelemeye tabi tutulabilir. Yalnız şişenin boşluğunu düşününce anlamak zor olsa da atmosfer gibi hava katmanlarını düşünürsek durum gayet açıktır. Millet kadar, hatta tüm insanlar kadar da boşluk olabilir şişede. Âlimler ölçer, biçer, bilir, sanki alet kullanan aletlerdir, arifler de idrak eder. “Büyülttüm âlem ettim, küçülttüm Âdem ettim” kutsal deyiminin idraki de bu kapsamdadır. Kabarcığın içi de dışı da evren de aynı atomlardan oluşur.

          Kutsal deyimin idraki ancak ben noktasının idrakinden sonra gelebilir. Kendini bilen Rabbini bilir! Kendini henüz bilemeyen de rabbini bilemez gibi. Küçük boşlukları birleştirerek büyük bir boşluk elde edilir. İnsanlar bir araya gelerek de insanlığı oluşturur. İnsanlık ise insanların dışında ve üstündedir. Bulunduğumuz noktaya göre tanımlarız evrenin gerisini. Şişenin dediği ve demek istediği kadar önemlidir bizim evrenle ilgimiz. Kabarcık insan, yapı taşımız atom kadar boş, insanlık bilinçle doludur.

          Felsefe de yapılabilir kabarcık ve içindekilerle ilgili. Balıkları küçük görüp “denizin içindedirler ama denizde olduklarını bilmezler” deriz. Kitabımız da bizim için benzer ifadeler kullanır. “Madde denizindedirler, doğadaki bir bitki gibi rahimde ters tutunan bir su damlasından oluşurlar ama insanlar bunu anlayamazlar” der. Tatlı su ile tuzlu su denizlerinin veya ruh ile maddenin birbirine karışmadığını Kitaptan öğreniriz. İnsanlık balonunun da evrene karışmadığı apaçıktır. Var olan vardır, bir ve tektir, gayrisi de yoktur, “ben” diyen, içindekinden farklı veya içinde olduğu varlığın dışında bir varlık, olduğunu iddia ediyorsa kabarcık var mı bir daha düşünsün lütfen.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Yıldırımla Yüceliş


Yıldırımla Yüceliş                                                              NAEÖ 08082014
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan kutucuğa tıklayınız:  Click here to view.


          Tabiat ateşi yoldur, doğru yolu gösterir, yücelmenin yolunu oluşturur. Şeytan da büyük meleklerdendir, yalnız doğru yolun tersini gösterir. Pusula da bir yönü gösterir, diğer yönler düşünerek bulunur. Doğa da doğru yolu gösterir bilene. Hakikat ehli bulvar üzerinden geçer, önce yükselir sonra da yücelir Hakk’a ve hakikate.

          Hayat, yok iken, yoktan var olmuş, oluşmuştur. Tarihi bakış açısından kolayca görülür hayat ve mevt, ölüm. Hepimiz bir zamanlar yoktuk. Dünyaya geldik desek de getirildik. Yaşam, doğa kurallarına karşı koymak, yer çekimine meydan okuyarak ayağa kalkmaktır. Yoktan var olurken bile şarj ve deşarj oluş, yükleniş ve yükün boşalımı esastır. Doğuştan devralınan, boşalma sonucunda aktarılan, yük zaman içinde artar. Yüklenme her zaman bir sürtünme ve sürtüşme ile oluşur, aktarılır ve gelişir. Tarağın başa sürtülmesi gibi emekleyen çocuğun ayağa kalkmasıyla çevrenin yüklemesi ve çevreden yüklenme artar. Kısa süre sonra şarj oluş için başkalarının yardımına ihtiyaç kalmaz.

          Delikanlı artık reşit olmuş, kendi aklıyla çevreden yüklenmeyi üstlenmiştir. Toplama ve avcılık dönemlerinde yakın çevresinden bulup toplayabildiği hazır gıdalar ile beslenir. Çalışma döneminde ise kazancı ile geçim süreci başlar. Bu süreçte yalnızlık uzun zaman almayabilir. “Geçici aşk” dönemi ile yeni yükler yüklenmek de göze alınır. Geçici aşk süreci geçici şarj ve deşarjlar ile sürüp gider.

          Olgunlaşma sürecinde geçici yüklenim ve boşalım deneyimleri yeterli olmayabilir. İnsan geçim sıkıntısı veya yaşam kavgası gayretlerinden yılıp geri çekilmeyi düşünebilir. “Böyle gelmiş böyle gider, babamdan da böyle gördüm, çevre de bu kadar” demek yetmeyebilir. Doğanın ve çevrenin neden, ne için gibi sorularına ve amaçlarına takılıp cevap arayabilir. Felsefe yapılarak çeşitli görüşler tartışılabilir. Evrenden, çevrenden ve kendi âleminden geri çekilmeye başladıysan arınmaya çalışıyorsun demektir. Tabiat ateşini hisseden yanmaya da başlar. Hayat boyu süren çabanın aslında senin olmayan güç, kuvvet, kudret ve bir enerji ile mümkün olduğunu anlayabilirsin. Evrimin hüküm sürdüğü düzlemden önce hakikat ilmi ile yükselip sonra da hakikate doğru yücelmeye çalışabilirsin.

          Bu kapsamda “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir”, “olmak ya da olmamak, işte bütün mesele” gibi görüşler iyi bilinir. Öğrenmek, bilmek, daha çok bilmek emek ve zaman ister. Bilgi de insana yüktür, bilmek yüklenmektir. Bilimsel bilgilerle ilmin kaynağına yönelip Hak ve hakikate yücelmek ilim yükünden de arınmayı gerektirir. Deryanın ortasında şarj olmuş bir damla veya evren balonunun üstünde aşırı yüklenmiş bir nokta, iradesi olmaksızın, şimşek ve/veya yıldırıma davetiye çıkarır. Âlimin hakikati idrak ederek arif olması bir an meselesidir. “Dem bu dem” denmesinin nedeni bu olabilir. “Hakikat anlatılamaz ancak anlaşılır” deyimi buna işaret edebilir.

          16 Nahl, (Ve hüve âlâ sıratın müstakim) (Ayet 76) O muvah­hit, tevhit eden, fenadan, yokluktan sonra, «beka ehlinden» biri olarak, Hakkın has kulları, «ehli hakikat» için, «nar-ı tabiat» üzerine çekilmiş «Allah'ın sıratı müstakimi» üzerindedir. Hakikat ehli olanlar, parlak yıldırım gibi o sı­rat üzerinden geçerler.

          Bilim insanlarına göre yıldırım ile atmosferde bulunan azot toprağa geçer ve böylece yıldırımın düşüp, çıktığı yerde toprağın verimliliği artar. Tabiat böylece bir kaybeder ama bin kazanır. Doğa bir dengeyi böylece de sağlar. Darısı başımıza!

27 Temmuz 2014 Pazar

Doruk Noktası


Doruk Noktası
Kitabı okumak için önce sol klik sonra çıkan DropBox'a bir klik daha tıklayınız:  Click here to view.

                                                                                                                                          EÖ22072014

               Aklımız var diye övünürüz, yücelmemiz onun sayesindedir ama başımıza gelen her kötülük de aklımız yüzündendir. Aklımızla yükselir ve yüceliriz, aklımızı yanlış kullanınca düşer ve gömülürüz. İmanın kaynağı inkâr ise “aklın kaynağı da akılsızlıktır” veya “varlığın kaynağı yokluktur” denebilir. Sanki akıl bir çeşit enerji, ilaç da olur silah da. Yönlendirmek gereken bir şeydir akıl. Maddeye doğru sürülür, maddede koşturulursa yükselir, onu bilir onu söyler, manaya doğru yönlendirilirse yücelir, O’nu bilir O’nu söyler. Her zaman, her yerde, hep söylenen fil hikâyesi yani, her kişinin hakikati kendine göre.

               Hakikat bir ve tektir, sınırı da yoktur. Her şeyin sahibi ‘Ben’! Serbest bırakılınca dipten doruğa gider gelir, anında küresel evreni adeta yeniden örer, dolaşır. İçinizden “sen onlara uyma, onlarla uğraşma” deseniz de aynı mekânı paylaştıkça karşılaşılması kaçınılmazdır. “Madde içinden çıkılabilir bir şeydir” derseniz, “maddenin içinde maddeden çıkılabileceğine dair bir kanıt yok” derler. Eminim benden çok bilirler ipek böceğinin kozayı içinden çıkmak için yaptığını. “Ben materyalistim” demekten, “Allah’ın varlığını inkâr etmekten” ve buradan öteye yolun olmadığını düşünmekten gurur da duyarlar.

               Eminim anlaşılmıştır sohbetin konusu “bilimcilerdir”. Engin bilgileri vardır, kendilerince asla dar düşünceli değillerdir. Bilgi alır, çıkarır doğadan, bilgi satarlar. Maddeye ilişkin her türlü aletleri vardır, ölçer, biçer, tartar ve değerlendirirler, işleri güçleri maddedir. Bu madde ne içindir? Diye sormazlar, sorsalar da “doğanın neslin devamı gibi güzel bir amacı vardır mutlaka” diyebilirler. Doğa ne için denemez. Maddenin özelliklerini iyi bilirler de neden, niçin, amacı nedir? Demezler. En büyük kanıtları, kendilerini haklı çıkarmanın en büyük delilleri “dincilerdir”. Din alıp satanlara sataşırlar. Dincilerin dedikleri doğru değilse kendi dedikleri doğrudur. Dincilerin “var” dediğine “yok” demek haklılıklarının kanıtıdır. Ancak en akıllı olanları “dincilerin dediği şekilde olmayabilir, Allah var mı yok mu bilmem ama o adamın dediği gibi bir Allah yoktur” diyebilir.

               Bilimciler daima ellerine bir “şey” alır ve onunla ilgili bir sonuca varır. Her zaman ama büyük ama elektron, proton veya takyon gibi küçük bir şeyin üzerine tüm evreni inşa ederler. Büyük patlamadan önceki şeyin elektrondan da küçük bir şey olduğunu, boyutunun sıfır ve kütlesinin sonsuz olduğunu söylerler. “Nasıl inanırsın böyle bir şeye” deyince de “inanmıyor biliyoruz” derler. Kendi dillerinde söylersek “nothing”, “hiçbir şey” tabiri geçer, bir anlamada “no thing” yani bir şey bile değil anlamındadır. Demek istedikleri “yokluk” olabilir. “Yoktan var eden!” kavramına yaklaşırlar da gelemezler, gelseler yanarlar, yoklukla oynamazlar çünkü “yoktan bir şey olamaz” derler!

               Ellerindeki madde, en küçük boyuttan en büyüğüne kadar, gereken her özelliğe sahiptir, bir de zaman her şeye kadirdir. Taş toprak, hava, su ve ateş önce kendiliğinden, tesadüfen veya kazaen, canlanmış, böylece, canlılar oluşmuş sonra da zincir tamamlanmıştır. Çok doğru “evrim” vardır, gerçektir ve “haktır”, aksine bir şey diyen de yoktur. Cansızlık temeli üzerinde canlılar ağacı yükselir. Esas iş bundan sonradır, devrimsel bir şekilde, insanın yokluktan yaratılıp yücelmesidir.

               Son aşamaya geçiş ve bu aşamada yüceliş için bilimciler önemli bir şeyi kabul eder, o da primatlarda dahi “bitle beni, bitleyeyim seni” şeklinde tezahür eden “adalet” duygusudur. Hak ve adaletin varlığı kabul edilmiş olur. Duyguların kaynağı olan alt beyin insanlık kavramının geliştirildiği üst beyin tarafından kontrol altına alınmalıdır. Alt beyin doğaldır ama üst beyinde doğal olmayan bir insanlık kavramı vardır, insandadır, insan tarafından geliştirilip yüceltilebilir.

               İnsanlık kavramı birçok alt kavramlardan oluşur ve hepsi de yalnız insanlara özgüdür. Hayvan severler hayvanları sevdikleri için insanlığı hayvanlığa indirgeyebilir. Esas konumuz olan bilimcilere gelirsek durum gayet akılcıdır. Bireysel açıdan bilginin doruğuna çıkanlardan anlayışlı olanlar Sokrat gibi “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” deyip alçak gönüllülük edebilir. Bu doruk noktası küresel olan biliş ve anlayış balonunun tepe noktasıdır. Anlayışlı bilimci “Tüm bildiklerim parçası olduğum evrenin, çevrenin bilgileridir, onundur, ona aittir” diyebilir. Anadolu’da bu idrake en iyi örnek “ete kemiğe bürünüş Yunus diye görünüş” deyişidir. Doruk noktasında benlik ve bencillik olmazsa daha güzel olur insan, ahlakı da güzel olur, anlayışı da idraki de. Bu nokta çok önemlidir. “İlim bir noktadır cahiller onu uzatır” dendiğinde kastedilen bu noktadır. Noktadan bahsedince bu nokta kastedilir.

               Her insan kendi âleminin, dünyasının, balonunun tepe, doruk noktasındadır. Herkes aklını pazara çıkarmış günün sonunda, kimse başkasının aklını beğenmediği için, kendi aklını almış dönmüş. Bencillik ve ego bu noktadadır. Dünya evrenin içinde yok denecek kadar küçüktür ama ego eşiti olmayacak kadar büyüktür. “Hele bu noktaya ben demek saçmalıktır bu nokta da çevrenin bir parçasıdır” diyebilmek yücelik, ululuk, ilahi bilgelik gerektirir. “Ben neyim ki, bir diğer damla, ben ne biliyorum ki” demek sizi bilge yapar, filozof yapar. “Olmak ya da olmamak” bilgeliği de bu noktadadır. Seksen sene secde edip bu noktanın idrakine varamayan olabilir. Noktalaşıp noktalaşıp doğrulup ben denebilir. “Var olan vardır, sonradan yok olan da hiç olmamıştır”, “Tanrı yaratan değil var olandır”, “Bir ve Tektir, başkası da yoktur” tevhidine ulaşmak kolay olduğu kadar zordur.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Namaz Herkesin Hakkıdır


            Namaz Herkesin Hakkıdır,
sayın okuyucu bu makale bir kitaptan alınmıştır:
Kitabı okumak için önce buraya sonra çıkan Dropbox'a tıklayınız:  Click here to view.


                                                                                                          NAEVÖ 06062014

            Kutsal mesaj aklı olana değil, aklı baliğ olana, kemale ermiş akladır. İnsan olgunlaştıkça hep nefse uymanın kalbi kirlediğini düşünür. Her lekenin bir çıkarıcısı vardır. Kimi su ile kimisi sabun ile çıkar. Dünya kederi ve lekesi de namaz ile çıkabilir, tabii istenirse.

            Herkes kendisi için sevmelidir. Sevmesi kendi menfaatinedir de denebilir. Herkes kendini kendisi oluşturur. En sevdiği şeyler ile gözüyle gördüğü en güzel görüntülerle, işittiği en güzel müzik, en iyi tat ve kokular ile oluşturur. Beş duyusuyla algıladığı dünyevî zevk, lezzet ve hazlar ile nefis kuyusunu doldurur. Bu nedenle insan en çok kendisini sever, benlik ve bencilliği bundandır. Allah’ı da bu nedenle kendisi için, kendisi nedeniyle, seni sana böylece verdiği için, kalpten ve içten gelen duygularla sevmelidir. Tek tek her şey için teşekkür etmesi şükran duygusu doğurur.

            Verilen akıl, fikir, sağlık, sıhhat ve nimetler için şükür içinde olmayı, iyi ve güzel ahlak sahibi olmayı, maddî ve bedensel kazançlar yerine manevi değerler elde etmeyi tercih etmek iyi insan olma yoluna girişi gösterir. Kişinin belirli bir gelişim aşamasından sonra nefsine uymak yerine ruhuna dönüşü tercih ettiği gözlenir. Mana olmadan maddeyle kirlenildiği, her şeyin daha fazlasını sürekli istemekle insanın bataklığa düşeceğini hissetmesi kaçınılmaz olur. Sonuçta, kendini beğenip sevmesi, kendisine kendisini veren Allah’ı sevmesine yol açar. Yapılan önceki yanlışlar için af dilenmesi ve edinilen kirlerden kurtulmaya çalışılması kişiyi arayışa sürükler. Dünya kederi ve lekesini çıkarmanın tek yolu da namazdır. Namaz, tespih ve tenzih Allah’a bir şey ödemenin tek yoludur. Mecburiyeti yani farz oluşu buradan gelir.

            Görme, işitme, dokunma, tat ve koku alma duyuları nedeniyle beş vakit namaz farz olmuştur. Bu duyular maddeye yöneltmiş, kalbi işgal etmiş, ilimden ve ruhtan uzak tutmuş, nur ve huzurdan perdeli kılmışsa namaz farz olur. Kalbin nefse açılan kapısının, sadrın kapanması, ruha açılan fuad kapısının açılması, nura yönelmenin odaklanması, idrakin tevhit, birlik ve beraberliğinin sağlanması ve Rabbine yaklaşma namazlarının kılınması farz olur. Bu namazlar Rab yönüne açılan beş kapıyı, nefse açılan beş duyu kapılarının tam karşılarında yer alacak şekilde, oluşturur. Beş vakit namaz kapıları ile kalbe nur girer ve bu nur zulmeti siler. Her namaz bir duyuya kefaret oluşturur. (11.114)

            Misal âlemi bu dünyada namazın beş vakti bu dünyanın güneşine bağlanabilir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş vakitte namaz kılınması uygun görülmüş olabilir. Ancak Âdemin namazı kendine hakikat güneşinin doğuşu ile vakit kazanabilir. Kişinin uyanışı sabah namazına, fecre işaret sayılabilir. Üzerinde kendisinin de bulunduğu bilinciyle dünyayı geriye atıp, kıyamet koparcasına kıyama duruş ile mümin olanın namazı miracı bile sayılabilir.

            İlim suyu ile abdest alarak uyanıp hakikat güneşimizin kalbimize doğması ve nurunun bizi doldurması ümidiyle.

30 Mayıs 2014 Cuma

Cennetten Kovuluş!


         
İkinci baskısı yapılan bir kitabın bir makalesini okuyorsunuz, kitap için önce bir sol sonra da altta çıkan dropbox'a tıklayınız lütfen:
Click here to view


         Evren ile insan ikizmiş. Her kişi bir başka âlemmiş. Makro kozmozda var olan mikro kozmozda da varmış. “Küçülttüm Âdem, büyülttüm âlem ettim” deyişinin kutsal olup olmadığına inanılması ya da inanılmaması konuya ilişkin düşüncenin temelini oluşturur. Cennet inanç temelli bir kavramdır. Kovulma olayını inançsız birine anlatmak abes olabilir. İnanç ile inançsızlık âlemleri “varlık” ve yokluk” âlemleri olup aralarında sızdırmazlık testini geçen sınır vardır. Bu sınırdan düşüncenin bile geçtiği görülmezmiş. Hikâyeler ben ve bencilliğin olmadığı âlemde anlatılır.

          Hikâye çok küçük ve basit, Âdem yaratılmış, eşi ile birlikte cennette yaşarken, yasak ağacın meyvesini yemeyin denmiş, ama sürünerek gelen soğukkanlı yılan Havva’yı, o da Âdem’i kandırmış elmayı yedirmiş. Bu nedenle cennetten düşmüşler.

          Anlatılanın sembolik olduğu ve anlatılmak istenenin izana bırakıldığı bilinir. İlim erildir, madde dişi ve doğurgan, Âdem ruhu ve Havva bedeni temsil eder. Kendi ışık ve ısısı olmayan madde normalde ağırdır, yerdedir, sürünür, soğuktur, ilim ise kalbe sıcaklık verir. Elmanın yenmesi, doğadan elde edilen bilginin sahiplenilmesidir. Elma sahibinindir, yetiştiren veya parasını ödeyenindir. Elma tüm nimetleri sembolize edebilir. Nimetler doğadan elde edilir. Ancak ağaca veya doğaya bile müteşekkir olmak insanlık gereği olabilir. Doğanın gereği bu elma vermeyip de ne yapacaktı, teşekküre gerek yok diye de düşünen olabilir. Ayağına kesafet, gülle bağlayan ona tabi olur, onun yanında, onunla kalabilir.

          Sahip olma konusunda incelikle ve derinlikli düşünmek, hatta tefekkür etmek gerekebilir. Bilgi bilenin, cüzdan bulanın olamaz. Bilgi de doğadan elde edilir, araştırma yapılır, çaba gerektirir ama esas olan, bilginin tabi olduğu ilmin sahibinin de gözden kaçırılmamasıdır. Matematik bilgileri sizin olabilir ama matematik ilminin sahibi olamazsınız. İlmi izleyerek, çağrıya uyarak, esas sahibine ulaşmak böylece cennete dönüş mümkün olabilir. Yaradılışın amacının bu olduğu kabul edilebilir.

          Âdem ve Havva, ruhu ve bedeni olan, her kişi, nimetlerin kendine verilmiş olduğunu idrak ederse, kendi aklı dâhil tüm yeteneklerinin verilmiş olduğunu düşünürse cennettedir. Nimetleri doğadan alıp da kaçmayan, verilenlerin ardını gören bulmanın yeterli olmadığını idrak eder. Her şeyine kendisinin sahip olduğunu iddia eden doğada kalır ve doğa ile baş başadır. Doğadan elde ettiği bilgi de onundur, elma da. Her kişinin nasibi vardır ve biri diğerinden farklıdır. İyi, doğru ve güzeli bilemeyen bulduğu ile yetinir. Ben ve bencilliğini yaşar, mutlu olduğunu sanır. Arkasını dayayacak bir felsefesi bile yoktur. Kendisi her şeye değer ve bedeldir. Toplum ve halk, insanlar ve insanlık sevgisi vardır. Varlık âlemi içindeki her şey vardır ancak varlığın kaynağı yoktur. İnanmamanın bedeli, bedel olduklarıyla olmak ve kalmaktır.

          Varlığın yokluktan halk edildiğini ve evrimsel gelişimin sonunda kâmil insanın yaratıldığını idrak edenler için her şeyin değeri ve kıymeti, verilen nimetler olarak, sınır ötesi âlemden çok farklıdır. Halkın aynı Hak olduğunu idrak, mutluluğun kaynağıdır. Bu mutluluğu yaşayamayanları, benlik ve benciller âlemindekileri, kendi âlemlerinden “düşmüş” veya “kovulmuş” olarak görmeleri çok doğaldır. Doğa içinde kalanların kovulmuşluğu doğaldır. Âlemlerinin, bencilliğinin sınırını bilseler de teslim olmadan asla geçemezler. Ruh ve beden âlemleri, tatlı ve tuzlu su denizleri, birbirine karışamaz, birinden ötekine, belki, yokluktan geçilebilir. “Ben” diye başlayan cümlelerden teslim olarak vazgeçen kendini Allah’ta fena oluş olarak bulabilir. O’nun ilmi ile bilebilir bir şeyleri bilenler. Yoksa “bilinmek” nasıl amaç olabilirdi.

          Ruh semasından bir ilim suyu iner. Nüfus arzında bu ilim suyu hikmet pınarları şeklinde kaynaklanır. Aynı su arzda çeşitli amel ve ahlaka güç kaynağı oluşturur. Su, aslından çok farklı olan kök, sap ve ekin tohumlarına dönüşür. Sonuçta isim ve sıfatları farklı olan şeyler ortaya çıkar. Bütün bu tecellilerde benlik kabuğundan soyunmuş hakikat sahipleri için büyük bir nasihat ve ibretler vardır. (39.21)

          Doğadaki değişim, gelişim ve evrimden ibret alan öğrenir. Öğrendikçe, öğrenme yeteneği, melekeleri artar, melekler yardımcı olur. Tüm doğa ve nimetlerin ardındaki hakikati idrak edip teslim olur. Fenadan sonra beka halinde ruhun nuru ile sadrının genişletildiğini idrak eder. Hak ve hakikatle kalbini temizleyen ile kalbini bu gerçeklere mühürlü tutan asla eşit olamaz. İlahî nur ile kalbi genişleyen, idrak yeteneği artan Hak ile halkı da anlar. Vahdette kesreti ve kesrette vahdeti idrak edip yaşayabilir. İslam, bu müşahede ile Allah’ta fani olmak ve zatını Allah’a teslim etmektir. Müslüman, zikir olunduğu gibi Allah’ı zikreder. Zikredeni Allah da zikreder. Ayetleri bazen halk okur bazen Hak! (39 Zümer, 22, 23)

27 Temmuz 2012 Cuma

suarsasındasondurum


suarsasındasondurum

3 Eylülde üç kişi için gidip belediyeden "rayiç bedel" yazısı alındı, tapu müdüründen (yalnız sabahları yapılan) "havale" alınıp bir tapu memuruna havale edildik, benim için bir tapu alacak üyeler için 2şer vesikalık resim, nüfus kağıdı örnekleriyle beraber verildi, telefona "mesaj" gelince bankaya "harç" yatırmaya gidildi. Harç, her devirde-seferde alınan 205 TL ye ilaveten her kişi için 25 TL. (bir kişi için bile "hisse" devri yapılsa da 205 TL alınırmış!). Tapular alındı, belediyeye "beyan" vermeye gidildi. bir üye "müşterek" arsasının olduğunu öğrendi ve tapucu siz gidin belediyeye onlar bilir dedi ama beyan verilemedi çünkü tapudan hiç olmazsa "çıktı" alınmalıymış!

Alınan dersler: her üyenin 4/532 hissesi varmış, her üyeye 8 metrekare yer düşüyormuş!
("müşterek" alanların - D blokun önü ve arkasındakiler - vergisini ayrı bir makbuzla ödemeyen her üye tapuya gidip "çıktı" alıp belediyeye "beyan" vermesi gerek! vermezse eğer astarı yüzünden pahalı olacak şekilde "ceza" ödemesi gerekir.

Kaptan 2 tatil köyünde su arsası tapusu benim üzerimde olan üyelerin daire numaraları 3 Eylül 2012 itibariyle aşağıdaki gibidir:

A BLOK DAİRELERİ: ( 2 kişi)

A-14, A-16.

B BLOK DAİRELERİ: ( 12 kişi)

B-1, B-3, B-5, B-8, B-12, B-14 ( R. Arıtım), B-16, B-17, B-18, B-20, B-21, B-22 (S. Yüney), B-24, B-25.

C BLOK DAİRELERİ: ( 21 kişi)

C-2, C-10, C-11, C-15, C-17, C-18 (özgür uzun adına ), C-23, C-25, C-30, C-32 (A.Görkem gürel adına), C-33, C-34, C-38 (G.Aydemir adına), C-41, C-42, C-43, C-46,C-49, C-50 (B.dinççoban), C-51, C-52, C-54, C-55, C-57.

D BLOK DAİRELERİ: ( 2 kişi-D-16, D-25?)

D-7 (Engin Çelik), D-8 (Z.S.Sunay),  D-15  (Ercüment Morkuş), D-16,  D-18 (T.Mergen), D-23 (Atiye S.), D-25(benim var diyor!).

 Yukarıda daire numaraları olan dostlar bir şekilde benim üzerimden tapularını alırlarsa sevinirim.

Necdet altınay

0532 273 66 22

16 Temmuz 2012 Pazartesi

kaptaniki üyesine 4 tapu

HER “BAĞIMSIZ BÖLÜM MALİKİ”
KİŞİ(LER)İN ELLERİNDE DÖRT TAPU OLMASI GEREK :

1. KONUT İÇİN,
2. BİRİNCİ MÜŞTEREK ALAN İÇİN
(DENİZ KENARI BOYUNCA-D BLOKUN ÖNÜ),
3. İKİNCİ MÜŞTEREK ALAN İÇİN (D BLOKUN ARKASI),
4. SU ARSASI İÇİN.

SİZLERE 2007 YILI AĞUSTOS AYINDA DAĞITILAN SU
ARSASI TAPUSU SN. GÜNEY CELEP’E VEKALET VERENLER İÇİN ALINAN TAPUDUR. VEKALET VERMEYENLERİN HİSSELERİ BENİM (Necdet
ALTINAY) ADINA KAYITLARA GEÇİLMİŞ BULUNMAKTADIR.

ARTIK HERKESİN HİSSESİNE SAHİP OLMASI GEREK.
YENİ SATIN ALANLAR DA BU DÖRT TAPUYA
SAHİP OLMAYA ÖZEN GÖSTERSİNLER.

YA KAYMAKAMLIKTAKİ TAPUYA GİDİNİZ ADINIZA KAÇ TAPU VAR
ÖĞRENİNİZ,

YA DA BELEDİYEYE GİDİNİZ “SİCİL NUMARANIZ”DA NELER
KAYITLI BAKINIZ.

VERGİ TAHSİLATI BELGENİZDE :
BİNA VERGİSİ,
2 X 62 KURUŞ (2, İLK YARI VE İKİNCİ YARI YIL) (SU ARSASI),
2 X 20 KURUŞ (1.MÜŞTEREK ALAN),
2 X 22 KURUŞ (2.MÜŞTEREK ALAN),

YAZIYOR MU ? YAZIYORSA HERŞEYİNİZ TAMAM, BİR ŞEY
YAPMANIZA GEREK YOK.
KİMSENİN MÜŞTEREK ALANI EKSİK OLMAMALI, YANLIŞLIK VARSA
DÜZELTTİRİNİZ.

SU ARSASI TAPUSUNU ALMAK İÇİN :
A. 5-10 KİŞİ BİRLEŞEREK TAPUCUYLA ANLAŞINIZ HER ŞEY HAZIR
OLSUN BENİ EREĞLİ’YE GÖTÜRÜNÜZ SİZE ÜZERİMDEKİ HİSSENİZİ DEVREDEYİM. 168/532 HİSSE İÇİN YILLIK 52 TL’Yİ KASADAN ÖDEMEKTEYİM, KARŞI ÇIKILABİLİR !!!!

B. İKİNCİ BİR YOL SN.YAŞAR ESKİCİ’YE (TEL. 623 69 27), BİR
ÇOK KİŞİNİN YAPTIĞI GİBİ, BENDEN ALIP SİZE KAYDETTİRMEK ÜZERE VEKALET (VE 50
TL) VERİNİZ, O DA BENDEN ALIP ÜZERİNİZE KAYDETTİRSİN LÜTFEN.

DAHA DA OLMAZSA SİZ ÇALIN BEN OYNAYAYIM.

SEVGİLER,
Necdet ALTINAY
BAŞKAN DEDİKLERİ,
(DEMEKLE OLMAZ YA !)

Sevgili dostlar yukarıda yazılanları daha önce sitemizdeki "ilan tahtalarına" asmıştık.
az kişi az şey yaptı. "B" şıkkı denendi sonuç alınamadı, bende bir iki 50 TL kaldı.
"A" şıkkı denendi, Necla Yetkin ve Hatice Karakuş hm.lar beni tapuya götürdü (kendilerini bana götürttüler!). sadece paylarını almaları gerekiyordu. sonradan anlaşıldı ki benim, sanırım, üzerimdeki bütün hisseler devredilmiş. çünkü bu hisseler için Marmaraereğlisi belediyesinde adıma kayıtlı sicil numaramda (36180) artık ne borç görünüyor ne de arsa. ya Tapu Md.lüğü üzerimdeki hisseleri adı geçen hanımlara aktardı, ya da belediye, tapu md.lüğünün yazısından, yanlış anladı kayıtlarımı yanlışlıkla, ona göre düzenledi.

Bu durumun araştırılması ve düzeltilmesi için son iki yıldır bizi yöneten kardeşlere başvurdum ama vakit bulamadılar. umarım 4 gün sonra (18 Mart 2012 de) seçilecek yeni yönetim çözer. geçen hafta belediyeden ceza yazısı geldi eşime. eşimin üzerindeki (sicil nosu 33506) evin emlak vergisini bankadan, zamanında, EFT ile ödememe rağmen önce adıma kayıtlı cezalı 2009 yılı arsa vergisi kesilmiş, kalanı eşime sayılmış. bu nedenle tekrar 82 TL EFT yapmak zorunda kaldım.

14.3.2012 tarihindeki durum:
1. Site bana 82 TL borçlu,
2. yukarıda arzettiğim karmaşık durum çözüme kavuşturulmalı,
3. hala üzerimde kalan 50 TL ler benden alınmalı lütfen.

20.4.2012 tarihindeki durum:
Sitenin bana olan 82 TL borcunu D-17 nin Nisan 2012 aidatını yatırırken kestim üstünü yatırdım, durumu da yönetimden arkadaşlara bildirdim. Belediye ve Tapudan durumun Müdürümüz tarafından öğrenilmesi ve ilgilileri aydınlatması ricasında bulunuldu.

1.6.2012 tarihindeki durum:
yeni yönetimdeki kardeşler, benim yukarıdaki arzlarıma rağmen, eşimi aidatı eksik ödedi diye 82 TL borçlu göstermekteler.

10.7.2012 durum:
Tanju kardeş müdürümüz Mahmut beye ben şimdi emir veriyorum sizi alıp tapu ve belediyeye götürecek durum aydınlanacak dediler. umutla bekliyorum.