2 Ekim 2015 Cuma

Gece ve Gündüz Yoktu


            Gece ve Gündüz Yoktu

            Kutsal mesajların deyimleri önemlidir, zamana göre anlam kazanır. Örneğin bir ayetin tevilinde yer alan “Sad, gece ve gündüzün olmadığı vakitte, Rahmanın arşının üzerinde olan dağdır” düşüncesi birçok açıdan ele alınmaya değer. ‘Gece ve gündüzün olmaması’ bugün, zamanın henüz başlamadığını, ışığın henüz oluşmadığını düşündürüp bizi evrenin ilk oluşum anına götürebilir. Aynı şekilde sabah veya akşam saatlerini de ele alabiliriz. Dünyanın veya evrenin ayrıntılı görülemediği anları düşünebiliriz. Bu anlarda tüm madde bir bütün, dağ biçiminde algılanabilir ve bu dağın arşın üstünde durduğu ise ayrı bir gerçektir.

            İnsanın insan olarak tanınması öncelikle aklı ile ilgilidir. Aklı başında ise, iyi ile kötüyü ayırt ediyorsa, reşit sayılır. Akıllı davranışlar iyiden daha iyiye giderken duygusal davranışlar önem kazanır. Akıl, ilmin daha fazlasını talep ettikçe ilmin kaynağına doğru ilerler ve elde ettiği bilgileri kalbe taşır. Kalp bilgileri ve duyguları değerlendirerek evrene anlam verir. Kalp böylece, bireysel ve çevresel, bilinen mevcudatın tümünü kapsar. İnsanın kalbi bedenin içinde ve onun bir parçası olduğu için kendisinin bedensel ve maddesel yönünü iyi bilir. Nefsanî ve hayvanî nefsin kalbi istila etmesi aşamasında maddenin yararlı ve zararlı olan her yönünü anlar. Bedensel her iş ve eylemin ardında bir düşüncenin olduğu açıktır.  Enerji düşünceye dönüşür ve düşünce de enerjidir. Böylece, mana maddeye dönüşür. Bir hayalin, projenin, kavramın, tasarımın fiile, maddeye, ürüne, uygulamaya dönüşmesi mana ile madde ilişkisini açığa çıkarır. İlim, fikir, bilgi ve tasarım enerjisinden bir inşa veya inşaata geçilmesi ilimden maddeye geçilmesine örnektir. Kısaca, bilinen her şey, evren ve içindeki maddi ve manevi var olanlar, akıl sayesinde kalpte yer alıp önem ve anlam kazanır. Böylece gece ve gündüzün olmadığı zamana anlam verilebilir.

            Bilgisayarın yazılımı onun ruhu ve donanımı da maddesidir. Yazılım ve tasarım önce gelir. Önce donanım yapılamaz. Donanım yazılım kadardır, ona göredir, onun içindir. Donanımı yazılım belirler, özellikleri ve yetenekleri saptayan yazılımdır. Maddeye dönüşen ilimdir. Büyük Patlama ile enerji açığa çıkmış ve enerjiden de kütle oluşmuş ise bu ‘ ilk enerjinin’ evvelinde enerjinin ilmi, özellikleri olmalıdır. Bilimsel özelliklere sahip olmayan, ‘düzensiz’ enerjiden evren oluşamazdı. Fizik (physics) ilmine göre enerji iş yapma yeteneğidir. Kuantum âleminin bilgilerinden ve evrenin ilk anlardaki durumundan anlıyoruz ki önce plazma oluştu. Plazmanın soğumasından elektrik yüklü parçacıklar oluştu. Elektriksel alanın oluşumu ve elektromanyetik radyasyon (electromagnetic radiation-EMR) soğumanın ve basıncın düşmesinin sonucudur (1). Henüz elektron oluşmadan ve henüz elektronun enerji kaybetmesiyle ışık (light) olarak bilinen ve kütlesi bile olmayan foton (photon) açığa çıkmadan; özelliklere ve iş yapma yeteneğine sahip enerji vardı. Diğer bir deyişle henüz aydınlık ve karanlık, gece ve gündüz oluşmadan; kütle ve maddenin oluşacağı enerji vardı. Sad veya suret diyebileceğimiz bu enerji dağının ardında Kaf olarak adlandırılabilecek ilim, mana, düzen vardı. Bilim adamlarına göre (bakınız) evrende var olan her ‘şey’ kendi bilgisinin taşıyıcısıdır. Her ‘şey’ ilgili bilgi ve özelliklerinin deposudur.

            Kalp bedendedir ama ilmi bedeni de kapsar.  Henüz gündüz olmayan sabah veya henüz gece olmayan akşam vaktinde ayrıntılarıyla görülemeyen maddenin tümü bir bütün halinde algılanır. Bu madde dağına Sad ve üzerine oturup deposu olduğu ilim dağına Kaf denebilir. İlmin tümünü idrak eden kalp Rahmanın arşıdır ve bu kalp de Sad dağını kapsar, içine alır. Yeryüzü gökyüzünde ise arz da arştadır. Sad dağı, Kaf dağının içinde ve üzeridedir. Kaf dağının ardında Anka vardır. Bu durum ise yerlere ve göklere sığmayan Rahmanın mümin kulunun kalbine sığdığını da gösterir. Kalbi bilmeyen Rabbi bilemez. (50.1; 38.1)

            “Rahman ismi daha sonra gelen her isim ve sıfatın kaynağını oluşturur. Eşyanın tümünü, hakikatini, vasıflarını ve diğer vücudu olan ve olmayan şeyleri kapsayan, Kur’an aklı olarak bilinen, kâmil insan istidadını insanın fıtratında yaratıp kazıyarak Kur’an’ı öğretti. Kâmil insan fıtratında toplanmış olan şey, ayrıntısıyla, fiilen zahir olmuş görünmüştür. Bu zahir oluş rahmanî, genel rahmet değil rahimî, özel rahmettir. İnsanlığın fıtratını yaratıp Furkan aklını, uygulamaları ona yönlendirerek insanı halk etti. İnsana, böylece, ardına bakıp, Furkan’dan, fiil ve uygulamalardan Kur’an aklına, ilme, ilmin hakikatine ulaşıp haber verebilmesi için, diğer mahlûklardan farklı olarak, konuşma yeteneği bahşedildi. Ruh güneşi ve kalp ayı insanda kendi menzil ve mertebelerinde seyreder. Her birinin kendine özgü olgunluğu vardır. Cisim gecesinde duygusal şuur ile nurlanan hayvani nefis yıldızı vardır. Cisim ve nefs, ceset arzına secde eder, beden, madde ve toprağa bağlı ve bağımlıdır. Böylece eşya maddeye secde eder çünkü ona bağlı ve bağımlıdır, mecburdur, ancak, dolayısı ile eşyanın ilmine secde etmiş olur ama eşya bunu bilemez, yalnız insan bilebilir.” (55.1-6)(2)

            İnsan, bedenini, bildiklerinden oluşan ilmi ile hareket ettirir. Oturup kalkması, yemesi içmesi, her türlü duygusal ve fiziksel davranışı ruhuna, ilmine uygundur. İnsanlık insan bedenine, insan bedeni de insanlığa secde eder. Evrenin de oluşumu ve gelişimi, evvelindeki düzen içeren ilk enerjidendir. İlk enerjide bir iş yapma yeteneği vardır, bu enerjinin bütünü rahmanî rahmettir, geneldir. Kütleye, maddeye ve eşyaya dönüşümü rahimî rahmettir, özele inmiş ayrıntıdır. Bu ilk mükemmel yetenekli enerji, bilimsel ‘entropi’ kavramına göre, gittikçe bir çeşit bozulma içindedir. İlim bilinmek ister. İlim dağının evren dağı halinde görünmesi, zahir olması ve en sonunda insan eli ile kâmil insanın yaratılmasıyla amaca ulaşılmış ve ilim insanca bilinmiş olur. Gece ve gündüz kavramlarını, karanlık ve aydınlık ortamı bilemeyen, yalnız halk edilmişleri bilerek, hakikati idrak edemez. Var olan şeyleri özellikleriyle bilmek yetmez. Doğuştan gelen özelliklerin doğuş olmadan da var olduğu idrak edilmelidir. İdrak ile insanın fıtratına, ayrıntılar öğretilerek, kazınan düzen, Kur’an aklı Furkan olarak görünür. Konuşma yeteneği bahşedilmemiş olsaydı muhabbetle letafet kazanılamazdı.




(1 )   Stephen Hawking, “A Briefer History of Time”, s.27. 
 






(2)
(*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilatı Kaşaniyye”, yeni yazıya aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987. Aşağılardaki “adı geçen kitap-a.g.k.” budur.
 
 
 
 
 

2 Eylül 2015 Çarşamba

Kendine Yardım Ediş


               Kendine Yardım Ediş

Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

               İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. Her ikisi de benzer hatta aynı aşamalardan geçer. Kutsal mesajlar da evrensel anlamda insanlık için ve bireysel anlamda bir insan için geçerlidir. Âdem âlemin küçük halidir veya makro kozmos âlem ise mikro kozmos da âdemdir. Küçük ve büyük her iki âlemde de mana ve madde vardır. Her kişinin bedeni kendisinin arzıdır. Manevi açıdan bir kişinin kalbi onun Mekke’sidir. Bu kapsamda Mekke’nin Müslüman olmayanlarca istilası ve inananların şehirden sürülmesinden sonra fethedilmesi bireysel bünyede de yaşanabilir. Nefsanî kuvvetler önce ruhani kuvvetleri yenilgiye uğratabilir ve kalbi istila edebilir. Sonuçta nurani ve ruhani güçler kalbi fetheder.

               Kişinin ergen oluşu ile bireysel yaşam başlar. Kendi başına kaldığında büyüme çağında büyüklerinden eğitimle aldığı güzel ahlak dersleri önem ve önceliğini yitirebilir. Hayata atıldığında, yaşam kavgası kargaşasında, bazı erdemlerin başkaları tarafından göz ardı edilmesinin etkisi altında kalabilir. Diğer bireylerle girdiği yarış ve yarışmalarda vehim ve hayal gücü gibi nefsanî duygularına yenik düşebilir. Kalbindeki güzel ahlaka ilişkin erdemler, ruhani ve nurani değerler, geri plana itilebilir veya tamamen unutulabilir. İçki, şehvet, şiddet ve kumar gibi kötü sıfatlar birbirini destekler. Bu durum kalpte yeşermesi beklenen değerlerin kalpten tamamen sürülmesi ve kalbin nefis mücadelesinde yenik düşmesidir. İyi değerlerini kaybedip kötü değerlere teslim olmasıdır. Bazen nefsanî güçlerden gazaba ilişkin bazen de şehvete ilişkin güçlerin üstün geldiği görülür. Şer güçler, iyilerin aksine, birbirleriyle de savaşır, kalpten söküp atar. Şiddete eğimli kişilerin hak etmedikleri halde, zorla, diğerlerinin hakkını ellerinden aldığı görülebilir. Bazılarının da iffetlerini kaybettikleri gözlenir. Bu durumlar her yerde ve her zaman öncelikle inanç sistemlerine aykırıdır.

               Nefsanî sıfatlar tarafından istila edilmiş bir kalp ilk bakışta Hz. Musa’nın 10 Emri’ni hatırlatır. “Öldürmeyin” ve “Zina yapmayın” emirleri gazap ve şehvet güçlerine karşıdır. Kalbin nefse, bedene, maddeye dönük kapısına “Sadır” kapısı denir. Bu açıdan ilk akla gelen “Havra” ibadethanesidir. Kalbin istila güçlerinden arındırılmış hali, yani nefsanî sıfatlardan, güçlerden temizlenmiş kalp ise kutsal mesajlara adanmış “Manastır” gibidir. Kalbin “Fuat” kapısından ruha yüceliş gerçekleşmesi durumunda kalp, namazı miraç olan mümin için “Mescit” olur. Böylece fena bulan mümin için kalp müşahede makamıdır. Kötü sıfatların kalbe hâkim olması havra, manastır ve mescit gibi ibadet yerlerinin kapanmasıdır. Kötü sıfatların kalbi istilası kalıcı olsaydı Allah bireyde ve evrende anılmaz olurdu. Bu durum yaratılışın fıtratına aykırıdır. Bireysel düzeyde kalbini temizlemeye çalışana, bu konuda Allah’tan yardım isteyene, dua edene yardım eli uzanır.

               Her ayetin bir hadise üzerine indiği düşünülürse, ayetle denilen ve denmek istenen daha iyi anlaşılabilir. Tüm ayetler de bütünleşmiş bir şekilde birbirini destekler ve tamamlar. Her işe Allah’ın adını anarak başlamak yetmez, izin vermesi de beklenir. Her olan ve olacak O’nun güç, kuvvet ve kudretiyle olacağından kalbin fethedilmesi için yapılacak savaşa Allah’ın izin vermesi beklenmelidir. Kalbin istilası öncesi, sırası ve sonrasında gelişen hadiselerin bu açıdan değerlendirilmesi önemlidir. Kötü nefsanî güçlerin çarpışıp kalpten söküp attığı güçler, sırf iyi oldukları için atılan, ruhani ve nurani değerlerdir. Birisini döverek elindekini alan kişi önce yaptığından utanır. Zamanla kendisinin de bir çeşit çaba ve uğraşı sonunda kazandığını düşünerek utanmayı kalbinden söküp atar. Bunu yapan utanma duygusunun iyi olduğunu bildiği halde kalbinde sürekli bir çatışma ile yaşayamadığı için yapar. Utanma olmayınca şiddet şehvetle desteklenir. Birlikte daha büyük kötülük gücü oluşur ve daha çok sayıda iyi sıfatı kalpten atar. Böylece şer güçlerin işbirliği kalbi ruhtan uzaklaştırıp nefsin kucağına atar. Başta yapılan bir küçük tercih sonunda karakter ve kader haline gelir.

               Nefis mücadelesi büyük cihat olarak tanımlanır. Savaşların en uzun soluklusu, çatışmaların en kanlı geçenleri kalpte yürütülen iyilik ile kötülüğün çarpışmalarıdır. Bireysel çapta ve bir kalbin içinde yürütülen çarpışmalarda iyi sıfatlara karşı birleşen kötüler üstünlük sağlanırsa birbirlerine düşer. Kalbe hâkimiyet için bir kötü sıfat diğer biri tarafından yenilgiye uğratılabilir. Çok küçük ve basit görülen bir kötülük bile büyüme ve gelişme eğilimi gösterir. Böylece mücadele de büyür. Çevreye yayılan çatışmalar çevredekilerin de ilgisine girer ve onları da içine çeker. Bireyi aşan toplumsal savaşlar durumda “halk aynen Hak’tır”, hatta “halkın dediği Hakk’ın dediğidir” denilir. Haklı olan iyiler ile hak’sız olan kötüler savaşır. Çevreye yayılmadan kalbin içinde yürütülen mücadelede ise kalbe ruhtan akıl aracılığı ile alınan inançsal, nurani ve manevi değerlerin kaynağı da Hak’tır. Hakça yürütülen çatışmalarda Hak’lı olan taraf kazanır, iyilik, doğruluk ve güzellik kalbi yeniden fetheder. Hayat da hayattaki mücadeleler de bundan ibarettir zaten. Konuya ilişkin kutsal mesajlar, ayetler de her iki âlem için böylece geçerli olur.

               İnsanın, fıtratına kazınmış olan güzel ahlak değerlerinin kalpten sökülüp atılmasına karşı koyması mücadele etme isteğini gösterir. Kişinin niyazı, arzu, istek ve duasının karşılık bulması halinde Allah savaşmasına izin vermiş demektir. Birey istemese olmazdı, izin verilmez, karşı koymaz, kötülüğe boyun eğerdi. Kişi içinde bulunduğu bir durumda yardım istemiş olmalı ki Allah da duasını kabul edip yardım etsin, halkı onun yardımına göndersin. Kötü sıfatların kök salmasına karşı koyan kişi, aynı zamanda, Allah’ın iradesine yardım ediyor demektir. Kalp önce havra sonra manastır ve mescit aşamalarından geçerek Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmış olur. Belki de bir anlamda, “Kendine yardım eden, Rabbine yardım eder.” “Sana savaş açanlara ve sana zulüm yapanlara karşı savaşmana izin verildi. Allah, kendine yardım edene yardım eder!” (22.39,40)

 

 

 

13 Ağustos 2015 Perşembe

Sonrasını Biliriz

Sonrasını Biliriz

Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

            Büyük insanların büyük düşünceleri mi oluyor yoksa biz büyük düşünceli olanlara mı büyük insan diyoruz? Hele bu insanlar bilim insanları ise bilgileri, bulguları, bilimleri ve düşünceleri de çok bilimsel oluyor, bu nedenle dedikleri doğrudur diyoruz. Ancak, bazen söylenenleri anlamakta, kabul etmekte veya inanmakta zorlanırız. Bu da nasıl olur der kalırız. Sanırım buna benzer en zor alan ve anlarda bilimsel alan ile inanç alanını birbirleri için kullanabiliriz. Birinin dediğini diğeri de teyit ediyorsa gönül rahatlığı ile “doğru” diyebiliriz. Örneğin, Termodinamik ilminin temel “Enerjinin Sakınımı Yasası” der ki “enerji dönüşür, işe veya kütleye, maddeye dönüşür ama yok olamaz, yoktan da var olamaz.” Aynı şekilde inanırız ki “Var olan Bir ve Tektir, yok olmaz, sonradan yok olan da hiç var olmamıştır ki zaten.”

            Evren bilimi “kozmoloji”, “astrofizik” her şeyin ilk anına noktayı koydu. “Büyük Patlama için bir sebep ve enerji gerekli değildir” dendi. (Bakınız Hawking) “Üstelik evren veya proton fark etmez, her an her yerde büyük ya da küçük bir ‘şey’ oluşması mümkündür, yoktan var olabilir ve tekrar yok olabilir ve bu iş için bir enerji gerekmez.” Bizim köyde olsam, duymuş olduğum, “o yalan bu yalan, fili yuttu koca yılan” deyimini anımsardım. Diğer bilim insanlarının da itiraz etmediği bu fikir bilimsel bir sonuç olarak öne sürülüyorsa “aksi ispat edilinceye kadar” diyerek kabul edebiliriz. Bari teyit etme şansımız elimizden alınmasaydı, inanç âleminde doğrulama yapabilirdik. Keşke bu büyük insanlar bilimsel buluşlarının sonunda “basitçe, gerek olmadığı, ihtiyaç duyulmadığı için, Allah yoktur” demeseydi. Biz de kendilerine “mübarek insan bu bilimsel bir sonuç mudur, bir formüle uygun mudur, enerjiden ötesine nasıl hüküm veriyorsun?” desek yerinde olabilir. Oysa “söylendiği gibi hayali bir Allah yok” dense “Haklısınız” denirdi. “Pozitif Bilim” denip negatif sonuç çıkmazdı. Madem işiniz pozitif bilim hadi biraz da negatif bilim yapın desek ne yaparlar acaba.

            Kitabımız “Allah vardır, var olandır, gayrisi de yoktur, O’ndan başka bir varlık veya İlah yoktur” der. “Evren yoktan var edilmiştir, eşya bütün özellikleriyle, bir düzen içinde ve bir amaç için halk edilmiştir.” Evren “hiç bir şeyi bir var olsun bir yok olsun diye var etmedik, bir düzen içinde ve bir amaca uygun şekilde halk ettik” ayetine (3.117) göre düzenlenmiştir. Ku’ran’ın anlamı düzen demektir, eşyanın hakikati bilindiğinde, “var oluşun içinde ‘düzen’ ilk andan itibaren inmiş haldedir, eşyanın özünde bu hakikat gizlidir, ayetlerin Resul tarafından, ayrıntılı uygulamalar halinde açıklanması 23 yıl sürmüştür” idrakine varılabilir.

            Daima önce bir boşluk veya yokluk vardır. Sonra her şeye sahip olunur. Biz de yoktuk önce, bir plan program veya bir düş, düşünce sonucunda var olduk. Bilim insanları iş ve işlemlerinde tesadüf yoktur. Doğaya gelince aynı bilim insanları “rastgele, tesadüfen kendini kopyalayabilen enzimler sayesinde canlılık oluştu” der. Evren çok sayıda katsayının var oluşu ve halen de öyle oluşu sayesinde dengede durmaktadır. Elektron küçücük yörüngesinin bir turunu bile tamamlamadan yok olur başka yörüngede ortaya çıkar. Bu elektronun elektrik yükünün değeri az farklı olsaydı madde olamazdı (Bakınız). Evrenin genişleme katsayısı az farklı olsaydı ya çökecek veya dağılıp gidecekti. Sanırım “tüm oluşumda tesadüf olsaydı evren on dört milyar yıl yaşında olamazdı, yeniden oluşmaya çalışırdı” demek mantıklı olurdu.

            Tüm fiil, olay ve eylemler ya doğaldır ya da yapay. Doğal olaylar doğadan yapay olanlar insandandır. Yaptıklarımızı bir amaç gözeterek yaparız. İş ve işlemlerimiz bir sıfat altında yapılır. Amir veya memur, oğul veya baba, öğretmen veya öğrenci olarak yaparız. Sıfatlar belirler işin sonunu. Genelde kötünün yaptığı kötü, iyinin yaptığı iyi olur. Ancak biz işin sonunda görür veya öğreniriz, işinden anlarız yapanın ne olduğunu. Hatta işin sonunu yapanın kişiliğine, zatına bağlayabiliriz olayı. Kişilik bakmakla, görmekle anlaşılamaz ancak en sonunda kişiliği nedeniyle ne veya nasıl olduğu bilinir. Bilmemizin, bilebilmemizin, aklımızın bir sınırı vardır, sonrasını görerek öncesini biliriz. Fiillerden sıfata ve sıfatlardan zata ereriz. Ermemiz için ‘akıl’ verilmiştir, durmaksızın ‘arama’ kişiliğimize kazınmıştır. Elimizde hazır bulduğumuz özellikleri kullanarak bilinç sahibi oluruz. Amaç insan olmaktır.

            Her sonuç bir sebebe dayanır. Aklımızın düşünme sistemi böyledir. Bugün bir şey varsa, böyle isek geçmişte bir sebep olmalıdır. Bu nedenle kendimize “nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye sorarız. Geri dönüş için zamanı yaratırız. Zaman akıl içindir, itibaridir, izafidir. Proton ile nötronun birleşmesi için zamana gerek yoktur. Elektronların karşılıklı etkileşimi için zaman gerekmez. Foton dediğimiz ışık düzeyine inince değil zaman mekân da hükümsüz olur. İkiz foton deneylerinden bilinir ki bir fotona yapılan etkiden aynı anda çok uzaktaki ikizi de aynı şekilde etkilenmektedir. Kısaca, her şeyin sonrası öncesine bağlı ve bağımlıdır. Her idrak ettiğimiz “son” için “böyle olacaktı ya ne olacaktı, çünkü öncesi öyle olanın sonu böyledir” denebilir. Her şeyi an be an yaşarız, biz hep son andaki son durumda varızdır. Bu hal bir mucizedir, varlığımız, yaşamımız, yaşadığımız bir mucizedir. İyi ki böyledir, böyle olduğuna ne kadar şükretsek, teşekkür etsek azdır. Bu halimizin her dakikasını atmış saniye yaşamalı, zevkini çıkarmalı, keyfini bilinçli olarak sürmeliyiz. Fotonu biliriz kendimizi bilemeyiz, bilince “önce var olan ancak sonra da vardır” dememiz gerekir.

            Amaç insan olmak, yolu da kendimizi bilmek ise Doğu ve Batı kültürleri burada ayrışır diyebiliriz. Sanki birisinde “insan haklarını” bilirler “insanı” bilemezler, diğerinde “insanı” bilirler “insan haklarını” bilemezler. Kralın kendilerine tanıdığı hakları başkasına tanımazlar. Karşısındakini kendisi gibi bilemeyen, Hakk’ını tanımayan insan mıdır? Hayvan gibi güçlü ise çok mu önemlidir? Güç Hak’tandır, hak güçten gelmez. Önünde veya sonunda sentez yapmayı umarım öğrenebiliriz. Doğru, doğudan batıya gidiyoruz, umarım batıdan da doğuya geçip gelebiliriz.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

İnsan Atom Yığını Değildir


            İnsan Atom Yığını Değildir                                                   NAEÖ 21072015

            İnsan rastgele atom yığını değildir. Atomlar birleşerek insanları oluşturur. Birleşmeleri ise rastgele değildir. Atomlar kendi kendilerine sebepsiz, koşulsuz birleşmez. İçinde bulundukları ortam atomları birleşmeye zorlar. Ortamda atom gibi fiziksel şeyler varsa fizik kuralları da vardır. Fizik kurallarına göre var olan şeyler birbirlerini iter, çeker. Atomların kurallara uymama lüksü yoktur. İtim ve çekim yasaları hayatın oluşumu için gerekli ama yeterli olamaz. Var olan şeyler arasında “düzen” de olmalıdır ki atomlar buna göre birleşerek hayat oluşsun. İlk adım bile en sondaki amaç için uygun olmalıdır. Hatta her şeyin yokluktan var olduğu biliniyorsa yoktan var olanların biri de düzen olsa gerek. Her şey var olurken, en başından itibaren, bir düzen içinde var olmalı. Düzen, amaç için kurgulanmıştır. Amacın “bilmek” oluşu ise insan ve insanlığa en yakışan şeydir. Bilen bilinmek istemiş olabilir.

            Her şey, bilimsel özellikleriyle birlikte yoktan var olan atom altı parçacıklardan oluşur. Su artık iki hidrojen bir oksijen atomu değildir. Suyun özellikleri atomlarının özelliklerinden çok farklıdır. Hele canlılar artık cansız değil extra bir düzene sahiptir. Özellikle, “insanlığın”, doğanın doğal uzantısı olduğunu düşünmek insanlığı hafife almak olabilir. Cehaletten kurtulmak için bilmeye çalışırız. Beş duyumuz ile algılar akıl ile değerlendiririz. Bildikçe bilmek ister bilgi peşinde koşarız. Bilgi bizi çeker mi iter mi anlaşılmaz. Önce inisiyatifin bizde olduğunu düşünürüz ama sonra bilgi peşinden koşar, bilgisiz yapamayız. Akıl teslim oluncaya kadar durmak bilmez. İnsan da kendini bilmeye çalışır, bilinceye kadar rahat edemez.

            Kur’an düzen demektir. Hitap olarak, ayetler halinde, indirilen Kitap, bir düzenin olduğunu, her şeyin bu düzen içinde halk edildiğini anlatır. Üstelik her halk edilenin bir amacı gerçekleştirmek üzere var edildiğini bildirir. Bilimin “Belirsizlik İlkesi” ile bazı gerçekleri belirlemesine karşılık, Kitap belirsizlik yoktur deyip düzeni vurgular. Bilimsel Heisenberg “Belirsizlik İlkesi” enerjinin yoktan var olabileceğini sonra da tekrar yok olabileceğini belirterek bir gerçeği “belirlemiş” olur. Enerjiden de kütle ve maddenin, formülüne göre, kendiliğinden oluştuğu apaçıktır. Bilimin dışından ve üstünden bakabilen Kitapta ise “Var Olanın” oluşumunun bir amacının olduğu yazılıdır. Tesadüfün ve abes bir şeyin olmadığını açıklar. Kısaca, Büyük Patlamada patlayan şeyin bir “düzen” içinde ve bir amacı gerçekleştirmek üzere patladığı bildirilir. Bu evrenin hiçlikten kendiliğinden patlayarak var olduğu ve hayatın da tesadüfen oluştuğu akla ve mantığa uygun olamaz. Hayatın oluşumu ve gelişimi için kritik katsayıların varlığı ve çok sayıda oluşu zaman temelini de ortadan kaldırabilir. “Milyarlarca yıl içinde maddeden canlı oluşabilir” demek “tas, çeşme başında elbet dolar” demeye benzer.

            Kitabın önemli deyimlerinden biri de “tebayün etmek” olabilir. Anlamı “yeniden keşfedercesine aşikâr oluş” olabilir. Yeni buluşlarında “sezgisel” kavramları kullanan bilim insanları genellikle yeni bir şey keşfeder. Bazı bilim insanları bilimsel kavramları özellikle dinsel kavramlardan uzak tutmaya özen gösterir. “Var Olanın, bilinenlerin artırılarak, bilinmesi için” bu özene gerek olmayabilir.            Kitap zaten insanları arama, bilmeye yönlendirir. İnsanların fıtratlarına kazınan bilme ve olma yetenekleri sayesinde aynı şeyleri yapar.

            Var olan herhangi bir şeyin var olması için zaman ihtiyaç duyulan bir şey değildir. Atomun veya suyun var olabilmesi için belirli bir zamanın geçmesi gerekmez. Var olan, zamana gerek olmaksızın var olur. Proton nötron birleşmesi zaman değil ama “güç” ister. Kuvvet ve kudret yok ise ortamda, kuantum fiziğinin elemanları gibi, “şeyler” birbirini çekemez ve birleşemez, atom bile oluşamaz. Hidrojen atomu için proton, nötron ve elektrondan birer tane gerek, ama ayrıca bir birim zaman gerekmez. Zaman insan aklı içindir ve itibarî, izafîdir. Kitap, zamanın, insan aklının “bilmek” amacıyla saptadığı bir kavram olduğunu yazar. İnsanın kendini bilmesiyle “gerçek” bilinmiş olur. Hak ve hakikatin bilinmesi durumunda ikinci bir varlık şeklinde insanın varlığı söz konusu olamaz. Bu durumda ne insan, ne akıl ne de zaman kalır ortamda. Bilim de bu gerçeğin aksine bir şey söylemez. Kuramsal olarak da her şey bir adet ‘yok’tan var olur.

            İnsan bildiği için ve bilip uyguladığı kadar insandır. İnsan bildiği için meslek sahibidir, bilgisini uyguladığı kadar da örneğin marangozdur ve usta marangozdur. Kendini bilebilen insana da olgun insan denir. Kendisinin, kum yığını gibi atom yığını olmadığını idrak edebilene kâmil insan denebilir. İnsan, aklı sayesinde bilir. Akıl da doğada bulunmaz, doğal bir “şey” değildir. Eski bilgilerden yeni bilgi üretme yeteneği üstelik sezgi gerektirir. Akıl ve sezgi evrende var olan düzeni keşfetmeye çalışır. Düzen ve düzensizliği ayırt etmeye uğraşır. Hani bir hikâyeye göre kurbağa kaynar suya atılırsa fırlayıp kaçar ama soğuk su yavaş yavaş ısıtılırsa haşlanıp kalır. Bilim insanları da önce “akıl verilmiş en büyük nimettir” dese de sonra “doğada ve evrende bir kanıt yoktur, bu nedenle Allah yoktur” deyip kendisinin varlığını kanıtlar. Neyse ki Dünya, Doğa, Evren dendiğinde ‘bir ve tek’ anlamı çıkar. Çoklu evren denildiğinde bile yoktan var olanın başlangıçta iki adet olduğu anlaşılmaz.

            Halk edilmiş doğa, aklî on dört milyar yıl içinde, değişimlerle, evrim geçirerek insana ulaştı. Değişimler her an bir şe’nde olacak şekilde süreklidir. Yoktan halk edilen şeyler, insan haline gelinceye kadar, evrim geçirme özelliğine sahip idiler bu nedenle de evirildiler. İnsan, bilgi ile nereden geldiğini, zaman kavramı sayesinde ne zaman geldiğini, buldu. Bilerek ne olduğunu anladı, insanlığı keşfetti. İnsancıl bir olgunlaşma süreci sonunda ise insan kemale erdi ve Allah’ın ruhunu kabule hazır hale geldi. Ruh ile dirilen kâmil insan ölümsüzlüğü de Hak etti. Böylece, onun hiçbir şeye ihtiyacı kalmadı, her şeyin ona ihtiyacı oldu. Yokluktan halk edilenler, bilinmek isteyenin bilinmesi için, kâmil insan amacına ulaşmakta araç olmuştur. Eşyanın bir düzen içinde var olduğunu bilebilmek eşyanın değer ve kıymetini bilmektir. Eşya, hakikat güneşinin gurup ettiği şey olduğu için karanlıktır, gecedir. Gecenin kadrini böylece idrak ettiğinde hakikat güneşi doğan kâmil insanın kalbine “düzen”, anda inmiş olur. Özünde oluşumun ilk anındaki düzeni idrak edebilenin anlatımı ve açıklaması 23 yıl da alabilir 33 yıl da alabilir. Hakikat anlatılamaz, ancak, idrak edilebilir!

15 Mayıs 2015 Cuma

Zaman Zandır, Esas Olan An’dır


                                                                                                                               NAEÖ 15052015

               Zaman Zandır, Esas Olan An’dır


            Kutsal metinlerde zamana ilişkin bazı kavramlar üzerinde durulur. Örneğin, “Zamandan bilmeyin, insanı zaman öldürür demeyin, zaman yoktur ki bir şeye kadir olsun. Zaman sizin indinizdedir, sizin zaman anlayışınıza göre uzun bir süre geçse de Allah’ın indinde yok hükmündedir.” Mağarada uyuyup kalanların paralarının geçmez olduğu anlatılır. Kutsal mesajlar bilimsel açıdan da doğrudur, ilmi bilmeyen dini de anlayamaz. Tek doğru, çok doğru: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Evren atomdan daha küçük bir şey, yokluk, iken Büyük Patlama oldu.(Bakınız) Bu aslında bilimsel düşünceye aykırı bir bilimsel gerçektir. Evren artan hızda genişlerken bugünkü kritik hızda, düzgün ve düzenli genişlemeye başladı. Isı 10 milyar C dereceden 1 milyar dereceye düşünce proton ve nötronlar ‘kuvvetli güç’ ile birleşti. Everenin ısısı birkaç bin dereceye düşünce de ‘elektromanyetik güç’ ile çekirdek etrafına elektron yerleşti ve atomlar oluştu. Soğumanın bölgesel farklılığı ‘kütle çekim gücü’yle genel içinde özeli, galaksi ve yıldızları oluşturdu.

            Elektron ve moleküller etkileşim içinde hareket eder. İkiz fotonlar arasında bilgi alış verişi yer ve zamana bağlı olmaksızın sürdürülür. “Vücut birliği”, “yer ve zamandan münezzeh” gibi inançlar bilinenlere dönüşünce bilim olur.

            Kuantum âleminin gizemli bilimsel bulguları kutsal mesajlar ile örtüşür. Kuantum mekaniğinin bazı bilimsel gerçeklerinden (tıkla) inanç alanına geçiş kolaydır. Fizikî âlem atomlardan, atomlar ise atom altı parçacıklardan oluşur.  Eğer yoktan var olurken aksi iddia edilmiyorsa, enerji ilimden, madde enerjiden oluşur, düşünce enerjidir, düşünce enerjiye, enerji düşünceye dönüşebilir. Enerji her şeyin temelidir. İlmin enerjiye dönüşümünün ilk hali “istek düşüncesi” olsa gerek.

            Elektron bilim ile inanmayı yakınlaştırabilir. Elektron, çekirdek etrafında bir yörüngede değil bir anlamda atomun çevresinde her anda bir yerde olacak şekilde dağılmış bir bulut halindedir. Bulut, hızı ölçülür, yeri saptanırsa, gözlem yapılırsa, bir yönde hareket etme potansiyeline sahiptir. Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre “Bulut eğer daha fazla dağılmış olsaydı hareket etmeyebilirdi.” “Belirsizlik İlkesiyle” olay belirlenir. Hareketinin hızı ve yönü gözlem veya ölçmeye bağlıdır. Ayrıca elektronun elektrik yükünün miktarı kritik ölçüdedir, çok az farklı olsaydı hayat olmazdı. Yaradılışın bir amacı olmalıdır.

            Einstein’ın İzafiyet Teorisi: “Zaman görecelidir, bazı durumlarda çabuk geçer bazı durumlarda ise geçmek bilmez.” Aynı bilim adamı, “Geçmiş ile gelecek aynı anda mevcuttur ama insan aklı yer ve hareketin yönüyle kayıtlı olduğu için deneyimleşemez” der. Zaman akıl içindir, akıl varsa zaman var.

 Elektron, fotonun çarpmasıyla enerji kazanır ve foton çıkmasıyla enerji kaybeder. Enerji kaybedince foton olarak ışık açığa çıkar. Elektron ışık hızında hareket etmez ama daima ışık hızında hareket eden fotona hayat verir. Işık hızında hareket eden yaşlanmaz, enerji kaybetmez. Foton da ilk andan, Büyük patlamadan itibaren yaptığı yolculukta enerji kaybetmez, yaşlanmaz, fotonda zaman geçmez, fotonun yolculuğunda zaman yoktur. Elektromanyetik ortamda hareketli elektromanyetik dalga veya parçacığa foton denir. Allah’ın kulu da Allah’tan Allah’a gider ve Allah’ta kuldur!

             Gelelim inanç alanına. Ali İmran Suresi 3, 117. Ayetin Kâşani te’viline göreYer ve gök madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın halk edilmiştir. Yer ve gök Allah’ın ilmi ile görünür, vücudu ile mevcuttur. Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı. Sema ve arz Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve iradesiyle, “kûn, ol” emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde olmaktadır.” Genel olan evren ortamında hayat için özel alanlar oluştu. “O, Var Olandır!”  

            Halk edilenlerin madde ve müddetle kayıtlı olmaksızın ortaya çıkışını idrak edebilmeliyiz. Yani ilk önce madde yoktu, madde, kütle oluşması için Higgs bozonunun olması gerek. Özellikleri olan parçacıkların kendileri olmadan onların bilimsel özelliklerini içeren ilim vardı. Bilimin “Evren atomdan çok küçük bir şey, yokluk, iken büyük patlama oldu” demesi bir itiraf gibidir.  İlmin hali, uygulanması zamana tabi değildir. Evrenin halden hale geçişi etkileşimlerle oluşur. Şimdiki hal önceki hali, sonraki hal de şimdiki hali içerir. Her hal ise diğerleriyle etkileşim içindedir. Elektronlar veya moleküller arası bağlılık ve bağımlılık evrenin halleri arasında da görülür.

            Evrenin bugünkü halinde bilimsel olarak saptanan birçok kritik değere sahip katsayılar vardır. Az farklı olmaları halinde hayatın olamayacağı bilinir. Var olabilmemiz için o değerlerin öyle olması zorunludur. Örneğin, evren balonunun, sanki buruşuk haldeyken, genişlemesinin kısa bir anda çok büyük düzeyden bugünkü kritik düzeye düşmesi hayatın oluşması içindir. Elektronun yükünün miktarı az faklı olsaydı yıldızlardaki yanma ve patlama olmayacak, biz olamayacaktık. Enerjinin varlığı fiilinden, nasıl olduğu da sıfatından bilinebilir.

            Her parçacık ilmine uygun, enerjiden, oluşur ve davranır. Oluşanlar oluştu ve oluşuyor ama oluşmada müddet kaydı yok. Zaman zannımızdır, akıl içindir. “An” içinde olan oluyor. Evren halden hale geçip gidiyor. Akıl durunca zaman da durur, gidince gider. Ayet: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Oluşumun zamana bağımsızlığı idrak edilmeli, geçmiş ve gelecek aynı anda mevcuttur. Muhteşemin ihtişamını bilip, basiretle gördüğüne âşık olanın aklı başından gidebilir. Miraç olayında “Benden buraya kadar, buradan ötede yanarım” diyene “Haklısın çünkü yer ve hareketin yönü burada biter” denir. İlginç olan “Yolun geri kalanında yanarsın ama gelinen yol da zaman ve mekâna bağlı ve bağımlı değildi” denebilir. Peki, akıl buraya kadar bu benim işim diyordu orada niye durdu. “Meğer var zannettiklerim de yok imiş” derse aklın sahipliğinden de şüphe etmek gerekmez mi? Akılla gelen akılla gitmeli ki aşk olsun, aşk kalsın, aşk idrak edilebilsin. İnsanın yaradılışının amacı da budur, akıl verilmiştir ki bilsin eşyayı ve kendisini. Her şey bilmek için, ancak, bilinecek bilindikten sonra evveli de ahiri de zahiri de batını da kalmaz!

            Bilim insanı “Evren yok iken var oldu” derken biraz daha düşünse uygun olur. “Bilim olduktan sonrasını inceler” denmesi işin kolayına kaçmaktır. Oluş sırasında ortaya çıkan enerji tüm özellikleriyle birlikte, ilmiyle birlikte ortaya çıktı denmesi daha bilimseldir. Enerjinin ilk andan itibaren her an bilinçli bir davranış sergilediği görülür. “Rahman” ve “rahim” kavramalarına uygun bir şekilde evrenin uzay zamanının ve gökadalarının tanımlanması insan aklına daha yatkındır.

            “Biri göründü bilinmedi, biri bilindi görülmedi; görülen bilinmedikçe bilinen görünmez” bilmecesi çözülmelidir. Elçiyi, onu görevlendiren bilebilir, başkası bilemez, Allah’ı da gayrisi bilemez. Zaman ve mekândan münezzeh olamayan O’nu idrak edemez. Allah, ancak O’nun ilmi ile bilinebilir. Herkes O’nun ilmi ile âlim, nefsiyle kaim, ayakta hayatı ile hay, diri, vücudu ile mevcuttur. Başkası yoktur ki şirk olsun. “Ben varım, görürüm” diyen, şirk içinde, O’nu bilemez, zaman ve mekânsızlığı aklı ile idrak edemez. Tam aydınlanmayan, dürtüyle, elektron gibi arada bir ışık saçmakla tam olarak aydınlatamaz.

            Sonsuzluk duvarına benzeyen “Akıl Duvarını” geçip aşkı idrak edebilen müstesnadır.  Sonsuzluk duvarının ötesinden berisine ışık geçemez. Bu yazılanları kimin kime yazdığı tam olarak “Belirsizlik İlkesi” kapsamında olsa gerek. İnsan, aklı ve zaman yapaydır; bilmek, bilinç ve bilinçlilik, idrak içindir. Aşığın aklı başında değildir. Sanki seven sevilen gizli ve gizemli bir aşk içinde aşk yaşıyor. Oluşuma anlam katabilmek için zamanı icat eden akıl, zamanı gelince, zamanı ortadan kaldırabilmeli. İlminden, ilmiyle olan, ilmi bilinerek idrak edilebilir. Bilinmek için yaratılan, idrakte, aşk ile çıkabilir aradan!

 
 
 
 
            

22 Şubat 2015 Pazar

Şahit Oluş

Şahit Oluş ve Sığınış


                                                                                                                                     NAEÖ 20022015
Kitabı okumak içinlütfen tıklayınız :

            İmanın şartı şahadettir, “şahit” olmaktır, sadece lafta kalmamalı. Hem hal ile hem de kal, söz ile ikrar edilerek kabul edilmeli. Diğer bir deyişle hem söyleyip hem de yaşanacak bilgidir bu. Doğanın ve insanın kullanım kılavuzudur tevhit ilmi. Kılavuz iyi okunup bilinmeden insan kendi vücudunu bile gerektiği gibi kullanamaz.

            “Dinde zorlama yoktur!”, sabah güneş doğunca insan nasıl görürse dinî mesajlar da akıl için o kadar kolayca anlaşılabilir düzeydedir. Bu nedenle düşünen akıl sahibi bir insanın uyanışı güneşin doğuşuna benzer. Hareket, iş ve işlemlerinin bir kaynağının olduğunu, her hareketin bir nedeninin olduğunu, bir sıfattan kaynaklandığını anlar.

            Failin idraki her fiilin bir sıfattan kaynaklandığını anlamayla başlar. Çıkışın kaynağı bir yarılıştır, örneğin, karanlığı yaran aydınlık, cehaleti yaran bilgililik, bilgelik veya karanlığın yarılışından aydınlık, cehaletin yarılışından bilgelik çıkar. Bunları düşünen biri ayet okuyor demektir. (KUL E’UZÜ BİRABBİL FELAKI) (113,1) “De ki, yarılan karanlıktan çıkan sabahın, aydınlığın Rabbine / yarılışlardan fışkıran oluşun, oluşumun Rabbine sığınırım!

            İnsanın hayatta bir seyri vardır. Belli başlı deneylerden ve aşamalardan geçer. İnsan, cehaletten kaçar, bilmek, öğrenmek, bilenler ile beraber olmak, onlarla konuşmak ister. Neden yarılış? Karanlık yarılmasa güneş çıkamaz mı? Karanlık güneş çıktığı için yarılmıyor mu? Doğa insanı örnek alır denebilir, düzen aynıdır. İnsanın iş ve işlevlerine bakalım. Cahil, cahil olduğunu bile bilemez. Bilmemek bilgi gerektirmez. İnsanın ihtiyaçları olur. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapar yapması gerekeni. Buluş yapan da’ ben şunu bulayım’ diyemez. İhtiyaç duyulmalı ki giderilsin, acıksın ki doysun.

            Bir şeyin daha kolayını, daha iyisini veya güzelini isteyen arayış içinde olur. Önce aradığını mevcut bilgileri arasında arar. Gereken bilginin olması gereken yerde olmadığını görür. Matematik bilgi eksikliği ile lisan bilgisinin eksikliği aynı yerde bulunmaz, ilgili alanlarında, beynin o köşesinde hissedilir.

            İşte o yerde o bilgiye yer açılır ki bulununca konsun. Yeni bilgi için açılan yer eski bilgilerin yetersiz kaldığı yerdir. Henüz bilinmeyen bilginin yeri bulunur önce, yetersiz bilinenler, yani “bilgisizlik” yarılır ki yeni bilgi yerini alsın.

            Bilme isteği, bilgisizliği yarmak, bilgisizlikten bilgeliğe sığınmaktır, Allah’ın Âlim ismine sığınmaktır. Bir şeyden kurtulmak için önce bunu istemek ve gereğini yapmak şarttır. Bir şeyin daha iyisini isterken, daha iyi olmayanın da idrakinde olmak gerek. Yani bir şeyin daha güzeli veya çoğu istenmedikçe ve mümkün olmadıkça eldeki ile yetinilir.

            Mevcut ile yetinmek, kanaat etmek daha iyisini aramayı durdurmamalıdır. İyiden daha iyiye geçilir, bu da bir sığınıştır. Daha iyiyi, doğruyu ve güzeli aramakla başlar, geçer ve de biter yolculuk, yolculuğumuz.

            Çocuklar kendi aralarında oynarlarken hiçbiri diğerinden sıkılmaz veya halinden şikâyetçi olmaz. Çocuklarla beraber olmayı isteyip de aralarına girmiş olan bir büyük, zamanı gelince ayrılmayı da bilir. Çocukluğun, çocukluk olduğunun idraki içindedir ve esas yerinin başka olduğunu, kendisinin bir büyük olduğunun bilinci içindedir. Sürekli çocuklarla birlikte kalması ve çocukluk etmesi canını sıkabilir, sıkılabilir, kendisine ve büyüklüğüne zarar verir. Büyük, zamanı gelince büyüklüğüne sığınır. Büyük, çocukluğu yarar içinden büyüklüğü çıkarır.

            Samimiyetle talebelerinin arasına girmiş olan bir öğretmen, fazla kaldığında, lâubalilikle karşılaşabilir. Buna sebep olmamak için her an diğerlerinde olmayan “öğretmenlik” sıfatına sığınabilir. Cahil ile arkadaşlık edip ona yardım etmeye çalışan bilge kişi bir süre sonra cehalet karanlığından bilgeliğin aydınlığına çıkmak isteyecektir. Öğretmen talebeliği yarar, öğretmenliği çıkarır ve ona sığınır.

            Bedensel zevklere meyli olan bir kalbin bunlara dalıp gitmesi, sonuçta zararlı olacak beden gecesinde kalmasını doğurabilir. Ancak, aklî, ulvî, uhrevî ve manevî zevklerin derinliğine ve güzelliğine dalmış, bunları zevk etmiş bir kişi, uzadıkça acı vermeye de başlayan bedensel ve dünyevî zevklerin karanlığından kurtulmaya, ilâhî nurların aydınlığına çıkmaya, sığınmaya bakar. Bakmaz ise, bu zevklerini kaybeder, artık ne çıkmak ister ne de çıkabilir, orada kalır. Manevî zevkler aranmalı, içinde bulamayınca beden gecesini yarıp çıkarmalı, böylece bulunan ulvî değerlere sığınılmalı.

            Kalpte ruhun nurunu idrak eden, nefsanî lezzetleri yararak, ruhanî zevkleri arayıp bulup onlara sığınmalı.  Daha iyi olmaya azmetmiş bir kişi o yönde iradesini kullanmaya kasteder, azmeder, ancak, daha kolay elde edilebilen zevklere dalarsa, nefsine uyarsa, azim ve iradesini gevşetir, hayal ve vehimlere kapılır. Kapıldığı vehimleri, kuruntuları fark edip onları yarıp çıkar, şeytan diye taşlarsa yardı, yırttı, sığındı demektir. Nefsin şerrinden mananın yüceliğine sığınmasını, kaçmasını bilmeli, bunun kendisi için iyi olmayacağının idrakine varmalı. Yeni keşiflerden zevk almalı. Bilgilerin kaynağı olan ilim ve malum aranıp bulunmalı.

            Halkın arasına girmek, halk ile halk olmak, onlardan biri gibi davranmak, sıradan bir insan gibi olmak, yetişmiş, olgun bir insan için de mümkündür, ama yerinde, dozunda ve zamanında. Halk mıyım? Hak mıyım? Düşüncelerinin çatışmasından çıkan kıvılcım kalpte nurun parlamasına yol açar, anlayış ve idraki geliştirir. Halkiyattan Hakk’iyeti çıkarıp sığınılmalıdır. Halk edilmişler kesretinden Hakk’a gidilmeli.

            Dünyada daha çok şeye sahip olma, yeme içme, şehvet gibi nefsanî zevklerin verdiği geçici, fani huzur ve mutluluk eğer kalpte yerleşirse kalp artık ilmin aydınlığından, “ilâhî nurun doğuşu” zevklerinden mahrum kalır. Böyle, yukarıda açıklandığı hususlarda anlatıldığı şekillerde düşünenlere Felak suresi iner, inmiştir ve okuyordur haberi olmadan, farkında olmadan ayetleri hem okuyor hem de yaşıyor demektir.

               Felâk Suresinin Özeti


               A. Zat güneşinin doğuşundan önce oluşan, sıfat tecelliyatı nurunun, aydınlığının gerçekleşmesi için madde, beden, vücut gecesinin şerrinden korunmalıdır. Hakikat güneşi maddenin içine gurup ettiği için madde, bilindiği gibi kara, karanlıktır, gecedir!

            B. Manaya, manevi zevklere yücelmeye, daha iyi-doğru-güzele gitmek için gösterilen azim ve iradeye bedensel zevklerin vereceği hayal ve kuruntuların şerrinden korunmalıdır.

            C. Kalbî ve bedensel yaşamın sağlıklı yürütülmesine zarar veren nefsin şerrinden korunmalıdır.

             Bilgi, ilim, insanın kaybıdır bulup almalı. Gece insan nefsine uyar, karanlık ve uyku insanın gaflete düşme halidir. Gaflete düşmezse eğer uyanıktır, aydınlıktır. Bir yerde, bir kişide akıl var, ortamda da ilim var ise bu ateş ve barut var demektir patlama kaçınılmaz. Bu patlama “Big Bang”ten de büyük olabilir. Birinde var oluruz, diğerinde yok oluruz!

            Akıl bir tek iş yapar o da bilgi alır bilgi işler. Ortam da tam bu işe göredir. Ortam zaten ilmin uygulanmış halidir. Akıl düşse yuvarlansa ilmin üzerinde yuvarlanır. Evvelinden ahirine olan da bu, olacak olan da. Başka ne beklenirdi ki? İnsan var, insanda arayış var, akıl var, ataleti bozmak yeterli. İnsanı okuyunca ayet okunur. Bilgili ve uyanık olunması yeterlidir!

 

5 Şubat 2015 Perşembe

Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş


          Sırattan Yıldırım Gibi Geçiş                                              NAEÖ 050215
      Kitabı okumak için lütfen tıklayınız

           Dünyanın atomlardan oluşu ne kadar ince işçiliği olduğuna kanıttır. Doğanın evveli ateş, ahiri ateştir. Olmazsa olmaz niteliğinde çok sayıda inanılması güç katsayılara dayalı gerçeklerin üzerinde durur. Hayat için uygun ortam oluşturması kadar hayatın kendisi de iğne ile kuyu kazma kavramını hatırlatır. Bireysel yaşamda da hafife alınacak bir nokta yoktur. Her ayrıntı, gelişten dönüşe, ayet, delildir, doğru yolu, yücelişin yolunu gösterir. Hakikat ehli bulvar üzerinden geçer, Hakk’a ve hakikate yücelir. Gelişte ayrıntılara dikkat edilirse dönüş yıldırımın düşüşü kadar kolaydır, şeytan engelleyemez.

          Hayat, enerji, kütle ve evren gibi, yoktan var olur. Yaşamak, doğa koşullarına ve yer çekimine karşı koyup ayağa kalkıştır. Olgunlaşma sürecinde doğanın ayrıntılarına dikkat edilir. İlmin enerjiye, enerjinin kütleye, kütlenin maddeye, maddenin doğaya ve bedene dönüşümü anlamlıdır. Bilgi edinmekle başlayan süreç kadim ilmin idrakine kadar sürer.

          Davranışlar, yeme, içme ve alışkanlıklar için bazen “her şeyin fazlası fazla” deriz. Sevme konusunda da bu doğrudur. Oynamayı çok sevmek bile insanı oyuna köle yapar. Sevilen sevenin hayatını düzenlemeye kalkar. Her şey sevilen şeye göre kurgulanır, hayatın akışı buna göre düzenlenir. Sevmek itaati gerektirir ve itaat ise zaman içinde ibadete dönüşür. Alışkanlıklar, adetler ibadet halini alır. Dünya sevgisinin böylece ibadete dönüştüğü görülür. Aşırı yükün ağırlığından kurtulmak, boşalmak, hür olmak istenir.

          Dünya gölge gibidir, tabi olandan kaçar, kaçanı kovalar, ona tabi olur. Dengeli beslenme gibi zevk ve sevgi de dengeli olmalı. Yaşamak için yemeli, içmeli yaşamdan zevk almak için oynamalı. Bireysel ilim düzeyi arttıkça kesafetten letafete geçilir. Eşyanın yerleştirilmesinde, özellikle ustalarca kullanılan, su terazisi, tüp içindeki küçük kabarcığı, boşluğu kullanır. Dünyayı su dolu bir balon gibi düşünürsek arınmış, boş ve boşalmış halimiz bu kabarcık gibi bizi en üstte tutar. Yüksüz isek doğanın üzerinde yer alırız, yükü ağır olanlar dibe çöker. Bedensel, maddesel yüklerden arınmak yerimizi belirler. İlim ve ilahi sevgi letafet kazandırır, eşyanın hakikati idrak edildikçe ilme ulaşılır.

          Hayatın bir amacı vardır, günlük yaşamın ayrıntılarında kaybolmamalı. Tüm nimetler nimetleri verene götürmeli. Neyin nereden, niçin, nasıl geldiği araştırılıp bilinmeli. Her şeyin kendisi için olduğunu düşünen bencildir, benlik gururu içinde kibirlidir. Benliği ile ikilik çıkarmakta, şirk koşmakta denir. Şirk içinde olana müşrik denir. Müşrik, doğuştan dilsiz gibi, istidadında akıl ve idrakten yoksundur. İnsan ilahi vücudun aracı, hazretinin vekilidir. Akla hizmet edene dünya da hizmet eder, dünyaya hizmet edene dünya da engel çıkarır. Akıl nefse hâkim olmalı, nefis akla değil. Akıl da kalbin sesini dinlemelidir. Sürekli inkâr ağır yüktür insanı dibe çeker.

          Vahdet ehli, muvahhit, Hak ile kaim, ayakta olduğunun idrakindedir. Bu nedenle halka adaletli davranır ve adaleti emreder. Çünkü adalet vahdetin kesret âlemindeki gölgesidir. Muvahhit, vahdet-i zat ile kaim olunca gölgesi tüm eşya üzerine düşer. Tüm eşyaya eşit ve adaletli davranır, eşyanın hakikatini bilerek hareket eder. Eşyanın içine girer ama eşya onun kalbine girmez.

          Eşyayı sevip kalbine sokan, eşyaya tapan onunla sevinir, onunla üzülür, onunla ölür, eşyanın ateşinde yanar. Oysa hakikat ehli tüm doğayı amacına uygun kullanır, amacına ulaşmak için araç olarak görür. Bilinmeyi sevene ulaşma amacına ermek için doğanın üzerine yol çekilmiş haldedir. Bu yol Hakk’a giden sıratı müstakimdir. İlim yükü ile letafet kazanılır, boşluk, kabarcık halinde doğanın ve ateşinin üstünde kalınır.

          Yıldırım gökten yere parlak bir şekilde düşer. Hakikat ehli, muvahhit, ilmi idrakiyle fena bulur, arınır. Sonra, “beka ehlinden” Hakk’ın has kulları olarak, “nar-ı tabiat üzerine çekilmiş “Allah’ın sıratı müstakimi” gibidir. Hakikat ehli sırat üzerinden parlak yıldırım gibi geçer, yücelir. İnsan, ilahi sevgisiyle sevilmesi halinde zıt kutuplu elektrik yükleri gibi çekim gücü oluşur. Allah ile kaim olan muvahhit olarak, madde denizinin üzerinde kalır, eşyada sırat oluşturur. Arzdan arşa, seven sevilen olarak, karşıt yük ile sırattan yıldırım gibi geçer. Sıratı geçiş zamansızlıkta gerçekleşir.

          Yerde ve gökte, gizli olan büyük kıyametin ilmi; eşya, nefis, kalp, sır, ruh, hafa, gaybül gaybtan oluşan yedi makamın sırrı; yer ve göğün gizli hakikati; ceset ve ruh âlemlerinin ilmi Allah’ındır, Allah’a mahsustur. Zamana kıyasla büyük kıyamet zaman alıcı değildir. Kıyameti idrak eden onu zamanda değil zamansızlıkta idrak eder. Her şeye kadir olan, kudret sahibi olan, ehlinin ve has kullarının müşahede ettikleri gibi, zamansızlıkta ihya ve imhaya kadirdir.

          Fikir, teorik ve uygulamalı akıl, kuruntu ve hayal gibi ruhani ve nefsanî âlemlerde uçuşan kuşlara hiçbir şey etki edemez ancak Allah eder. Akıl ve fikir yürütmede kimsenin kontrol, kuvvet ve kudreti yoktur. Fikirlerin uçuşması herhangi bir maddeye bağlı değildir, eşya ile ilgili olsa da fikirler eşyaya dayanmaz. Benlik yapan, şirk koşan, müşrik resulün dediğini anlar, istidadının bu olduğunu bilir ama inkâr eder, neyi inkâr ettiğini bilir, eşyaya sığınır. Allah’a götüren ilmin yolunu şeytan bile kesemez, müşrik şeytana sığınmaz.

          İnsanın yetenekleri, melekeleri, melekler gibi kendine boyun eğmiş, tabi olmuş, secde etmiştir. Kalpte yer eden, kalbine dolan toprak, hava, su ve ateşten oluşan doğal bedensel güçlerin en lâtifi ateştir. Ateş ısısı nedeniyle diğerlerinin üstünde yer alır. Kalbin içinde ruha açılan fuad kapısının yakınında konumlanır. Üsttekiler alttakileri bilir, ateş de toprak, hava ve suyu bilir. Âdemin çamurdan yaratıldığını bildiği için secde etmediği söylenir. Akıl da ruhtan aldığını kalbe taşırken vehim, kuruntu şeytanı, aklı tam anlayamadığı için, onu bildiğini zanneder. Aklın hükmünü kabul etmeyerek ona tabi olmayı, secdeyi reddeder. Kuruntunun ruha lâyık olmadığı anlaşılınca “sen oradan düş, çık git” denilir. Şeytanın nefsanî güçlerden biri olduğu ruhani güçlerden olamadığı belirlenir. Böylece, Allah’ın ilmini elde etme yolunda olanların önüne geçmesine engel olunur. Kuruntu veya şeytan seyri sülûk üzerinde olanları engelleyemez, ancak gayrisine meyillilere yardımcı olur, eşyayı sevdirir.

          Allah bağışlayıcıdır deyip ön taraftan gelir ibadete engel olur. Arkadan yaklaşır kendisi ve ailesi için fakirlikten korkutup mal edinme peşinde fazlasıyla koşturur. Sağdan yaklaşır faziletli olduğuna, ilminin çokluğuna inandırıp gurur ve kibirle Allah’tan mahcup eder. Soldan yaklaşır çok çeşitli zevk ve safahata, lezzet ve şehvete düşürür. Şeytan böylece dört yönden de insana yaklaşabilir.

          Söz konusu dört taraftan yaklaşarak şeytan insanı nimetleri verene yaklaşmaktan, doğru yola girmekten alıkoyar. Böylece de şeytan tevhit cennetinden kovulmuş ve bir daha da dönememiş olur. (16 Nahl,75-77)

          16 Nahl, (Ve hüve âlâ sıratın müstakim) (Ayet 76) O muvah­hit, tevhit eden, fenadan, yokluktan sonra, «beka ehlinden» biri olarak, Hakkın has kulları, «ehli hakikat» için, «nar-ı tabiat» üzerine çekilmiş «Allah'ın sıratı müstakimi» üzerindedir. Hakikat ehli olanlar, parlak yıldırım gibi o sı­rat üzerinden geçerler. Sevilen “bilinme”, ancak, bilerek letafet kazananın, yükünü boşaltanın, doğa üzerinde oluşturduğu sırattan yıldırım gibi geçişiyle gerçekleşir.

          Kıyameti Kübra, büyük kıyamet, olarak bilinen zamanda, şeytan insanı anlayıp ona secde edip itaat eder. (7 Sad, 76)

          Habibim sen de ki “Benim lisanımla söyleyen Allah'tır.” (7 Sad, 86)

          Bilimsel verilere göre yıldırım ile atmosferde bulunan azot toprağa geçer ve böylece yıldırımın düşüp, çıktığı yerde toprağın verimliliği artar. Tabiat böylece bir kaybeder verimlilik kazanır, beşer giden Hak ile halka döner, sevilenleri yüceltir. Doğa bir dengeyi de böyle sağlar. Darısı başımıza!